Ana içeriğe atla

Nerede çocuksu ruhun 'ses'i, nerede? yusuf kaplan


Nerede çocuksu ruhun 'ses'i, nerede?

Mozart'ın, hayatı boyunca hep 'çocuk' kaldığı söylenir: Bir biyograf'ının aktardığı ayrıntı ilginçtir: Mozart, çok erken yaşta ergen olmuştur ama hayatı boyunca hep çocuk kalmıştır. Çocuksu ruhunu koruyabildiği için, ruhun labirentlerinde, en derin bölmelerinde gezintiye çıkabilmiş, oradan devşirdiği meyveleri insanlığa sunabilmiştir.
Mozart'ın hayatı boyunca çocuk kalmasının nedeni, 'ses'le kurduğu olağanüstü ilişkide gizlidir. Çocuksu ruh ile ses arasındaki ilişki, üzerinde kafa yormaya değer harikulâde bir ilişkidir.
* * *
Ses, ilâhî olan'la beşerî olan arasındaki 'titreşim teli'dir. İlâhî olan'la beşerî olan arasındaki medcezir, ses'le gerçekleşir.
İki tür ses'ten sözedebiliriz: Dış ses, yani fizîkî ses; bir de fiziğin ötesine uzanan, fizikî ses'in de kaynağını oluşturan fizikötesi iç ses.
Ses bahsini, dâhî bir müzisyenden kalkarak konu edinmem, elbette ki, tesadüfî değil. Büyük müzisyenleri büyük müzisyen yapan şey, fizîkî sesle kurdukları ilişkinin harikulâdeliği değil, fizikötesi sesle ilişki kurabilmeyi başarabilmiş olma dâhîlikleridir. Meraği ve Itrî, Bach ve Mahler bu dehânın ayrıksı örnekleridir.
Bir ney sesini derûnî ve etkileyici kılan şey, neyzen'in beslendiği ve ney'iyle üflediği ses'in asıl Sahibi'nin ne olduğunu bihakkın idrak edebilmesi ve neyiyle bize bu İlâhî Ses'ten seslenebiliyor, ses verebiliyor olmasıdır.
* * *
Ayrıca fizikî ses'le fizikötesi ses, ilk bakışta zannedebileceğimiz gibi, birbirinden kopuk da değildir. 'Kopuk' olan, 'kopan', ses'le irtibatını yitiren, dolayısıyla iç sesine kulak tıkayan biziz çünkü. Çocuksu ruhlarını yitiren, birbirlerinin kopyeleri 'insan müsveddeleri'...
Oysa çocuksu ruh, iki ses arasındaki medcezir'i her dâim yaşayan ve yakalayabilen, bu iki sesi de her dâim duyan bir latifliğe sahiptir.
Zira çocuksu ruh, fıtratın sesi'dir; bozulmamış, kirlenmemiş, saf, arı duru, katışıksız fıtratın hakikatinin şifrelendiği, dercedildiği ve kendisinde tecellî ettiği ruhun sesi. Çocuksu ruhu yaşayan ve taşıyan başta peygamberler ve bilge kişiler olmak üzere, büyük şairler, müzisyenler, sanatçılar ve düşünürler, hem mülk âleminde, hem de melekût âleminde soluk alıp verebilen ve bundan bizi de nasiplendiren çocuk ruhlu insanlardır.
Bu topraklarda bu garip 'ses'sizlik' ortamında, bu ruhun beni en fazla çarpan örnekleri Bediüzzaman, Sezai Karakoç ve Mustafa Ruhi Şirin'dir.
* * *
İbn Arabi Hazretleri, soluduğumuz hava şeklinde tecellî eden fizikî sesle, çocuksu ruhun kaynağı fizikötesi ses arasında kopmaz bir irtibat olduğunu söyler ve bunu enfes bir şekilde izah eder: Solduğumuz hava, Rahman'ın rahmet nefesidir: Hava'nın varlığını biz en çok rüzgârla hissederiz: Rüzgâr, her dâim eser. Ama biz rüzgârı her dâim hissedemeyiz.
Rüzgârın işi ve işlevi, havayı 'nefes'e dönüştürmektir: Rüzgâr, böylelikle bütün varlığa hayat bahşeder ve bütün varlıklar arasında irtibat tesis eder: Hayat aşısı yapar bütün varlıklara: Hayat aşısı, hakikatin tohumlarının şifrelendiği bir Hakk progamıdır.
İşte rüzgâr, hayat tohumu ekerek bu programı yerlerine yerleştirir; ruh da bu programı hayata geçirir, ekilen tohumu yeşertir ve meyveye durdurur.
Arapça'da rüzgâr anlamına gelen 'rîh' sözcüğü, ruh sözcüğüyle aynı anlam kümesine aittir: Sadece aynı kökten türemezler; aynı köke yönelirler; bizi de aynı kök'e yöneltirler.
Hayatın dölyatağı kalptir. Ruh, insana, Rahman'ın nefesini üfleyen bir 'elçi' gibidir. Ruh, Rahman'ın rahmet ve kudret elidir: Rahman'ın rahmet ve kudret eli, kalbe değince, ses olarak dile gelir, hayat bulur ve hayat sunar bize.
* * *
Çocuğun da, çocuksu ruhun da en gelişkin melekesi, 'ses'tir: Melekût âleminden gelen hakikatin sesi, hakikatin nefesi, iç sesi: En derûnî kaynağın, şırıl şırıl akan, çocuğu, çocuksu ruhu her dâim yıkayan, arındıran, arı, duru ve saf kılan ırmağı. Bu 'ırmak'tan kana kana içenler ve bize de içirenler, yukarıda da söylediğim gibi, çocuksu ruhlarını yitirmeyen dâhiler ve 'deli'ler, peygamberler ve veli'lerdir.
Ses, ruhun nefesi, kalbin meyvesidir: Ruhun nefesi, bir ney üflemesi gibi çocuğa hayat bahşeder: Çocuk, anne karnındayken kalbine üflenen ruhun nefesiyle durdurak demeden sema eder, kendisine hayat bahşeden Rabbini zikreder, Rabbine kendince şükreder.
* * *
Çocuğu kutsayan ama çocuksu ruhu yoksayan, daha da kötüsü, yok eden bir çağda yaşıyoruz. Oysa çocuksu ruhun ve bu ruhun dillendirdiği sesin yitirilmesi, insanın hayatı bitirmesi ve hakikati yitirmesiyle sonuçlanır.
Haksızlıklara isyan edebilmek ve hakikatin izini sürebilmek, ancak çocuksu ruha ve çocuksu ruhun sesine kulak kabartabilmekle mümkündür.
O hâlde nerede çocuksu ruhunuz, insanı hakikat eri kılan 'ses'iniz, nerede?
Pazar günkü yazıda, 'çocuksu ruh'un izini sürmeye devam edeceğiz...


Ses peyzajı: Hakikatin anayurdu


'Ses'i, görünür-görünmez bütün boyutlarıyla idrak edebildiğimiz, hissedebildiğimiz ve yaşayıp yaşatabildiğimiz zaman, daha anlamlı, daha sade ama daha derûnî nitelikler arzeden, yaşanabilir, bize, yapıp ettiğimiz her şeye ruh üfleyebilir bir hayata 'kavuşabiliriz'. Ancak o zaman kendimize gelebilir, kendimizden geçerek kendimizi aşabilir, kendimizden taşarak 'başka dünyalar'a ulaşabiliriz.
İşte ancak o zaman, hayatımızda bütün boyutlarıyla, bütün çağrışımlarıyla, bütün yansımalarıyla Nebevî nefes'in arı duru misâli 'Yunus'u varedebilir ve 'Yunus'u vareden hakikati hayat/ımız hâline getirebiliriz.
Tam burada sorulması ve izi sürülmesi gereken yakıcı soru şu: Ses 'sanat'ı, müzik midir, şiir mi?
Siz bu soru üzerinde düşünedurun, ben, bu esaslı soruyu başka bir yazıda ele alacağımı söyleyerek, 'ses'in mâhiyetine dâir bir tartışmayla meseleye giriş yapmaya çalışayım.
* * *
'Ses'in kaynağı, arz değil, arş-ı a'lâ'dır. 'Ses', 'yer'de/n bitmez, Rahman'ın rahmet nefesi gereği Semâ'dan yere iner, yeryüzüne ve her şeye hayat verir.
'Ses', 'her şey'in kaynağıdır: Varoluşun kaynağı ses'tir meselâ: 'Kün' / 'ol' 'ses'i, emr-i ilâhîsi, varoluşu mümkün kılar.
Zaman'ın dercedildiği 'mekân'la ilişkisi en yoğun meleke, asıl dölyatağı, anayurdu melekûtî âlem olan ses'tir ama zamanın ve mekânın sınırlarını aşabilenler, dolayısıyla mümkünler dünyasının ötesine taşabilenler, türlü mekânlarda tecellî ve tezahür eden ses peyzajını görebilir, seyre dalabilir ve 'ses'in türlü mertebelerine, görünümlerine, ruh üfleyişine, hayat bahşedişine şâhit olabilirler.
* * *
'Ses'i idrak ve hissedebilmenin en aziz ve leziz yolu: Hakikatin gizlendiği, şifrelendiği ve tecellî ettiği ses peyzajına açılabilmek, ses peyzajında yaşabilmek, ses peyzajıyla yaşayabilmektir.
Peyzaj, resim sanatına ait bir terim. Ressamın önümüze sunduğu 'manzara', resmin, dolayısıyla ressamın peyzajıdır. Ressam'ın veya resim sanatının peyzajı, bizim varettiğimiz bir inşa'dır. Oysa ses peyzajı, bizim için varedilen ve bizim de içinde varolduğumuz ama ses perdelerini açamadığımız ve aşamadığımız sürece varlığından bile haberdar olamadığımız bir hakikat haritasıdır; bir inşa değil, bir menşe'dir: Mead / 'son' değil, bizi mead'e (sonsuzluk yolculuğu'na) götürecek mebde'dir / başlangıç. Yani ana kaynak. 'Anayurt'. Hakikatin ve hayatın kaynağı, anayurdu.
Ressam'ın peyzajı, donmuştur; hakikati de, esas itibariyle, temsil, dolayısıyla 'taklit' (mimesis) üzerinde/n dondurmuştur.
Resmetmek, Arapça'da tanımlamak demektir. Tanımlamaksa, bitirmek. Oysa hakikat, tanımlanacak, bitirilecek ya da 'tüketilecek' bir 'şey' değildir. Hakikati tanımlamak, hayatı da bitirmekle sonuçlanabilir. Aslolan hakikati tanımlamaya kalkışmak değil, yaşamaya, tecrübe etmeye, duyumsamaya çalışmaktır iliklerimize kadar.
* * *
Ses peyzajı'na, üç tür 'insan'da yer verilir Rahman'ın rahmeti gereği: Çocuk; çocuksu ruh ve bu ruhu taşıyan ayrıksı, bize ve bizim yaşadığımız dünya'ya 'yabancı', 'yabancı kalabilen', çağın ve ağlarının ötesine taşabilen müstesna sanatçılar, düşünürler, bilge insanlar ve münhasıran da peygamberler.
Dolayısıyla, ses peyzajı, ümmîleşme mahalli / vasat'ı, 'ses' vasıtasıyla ümmîleşme hâlidir. 'Ses' ile ümmîleşme, dolayısıyla arınma ilişkisini ayrı bir yazıda irdeleyeceğim.
* * *
Tenzih (aşkınlık, fizikötesi 'dünya') ile teşbih'in (içkinlik, bizim içinde yaşadığımız dünya'nın) buluştuğu tek yerdir, ses peyzajı.
Tenzih, ilâhî olan'a bakar; Teşbih ise ilâhî olan'dan (bize 'şahdamarımızdan daha yakın olan'dan) beşerî olan'a akar. Tenzih ile Teşbih arasındaki bu bakış ve akış medceziri, bizi Tevhid'e ulaştırır.
İşte çocuk, bizim fark edemediğimiz ama hissettiğimiz bozulmamış fıtratının yansıması, bilincin/in karışmadığı ve karıştırmadığı 'ilgi'si ile; çocuksu ruhun taşıyıcısı büyük sanatçı ve düşünürler, ilim, irfan ve hikmet menzillerinde yaşadıkları ve bize de tattırmak ve yaşatmak için devşirdikleri 'biliş'leri ile; peygamberler ve veliler ise, bizim ulaşamadığımız ama bize en enfes, en doğrudan, doğrudan olduğu için de en doğurgan şekillerde ulaştırdıkları bilgelikleri ile bizi Tevhid'le buluştururlar.
Tenzih ve teşbih hâllerini idrak edemediğimiz, yaşayamadığımız sürece, Tevhid hâl'ine ulaşamayız. Tevhid'e ulaşabilmenin yolu, tenzih'e nazar ederek / bakarak / yönelerek, ilâhî söz'ü tatmak ve ardından da İlâhî Söz'ün -Rahman'ın rahmeti Nebevî Nefes'te tecellî eden- 'ses'i olan teşbih'e akmak, İlâhî Söz'den devşirdiğimiz 'tohumlar'ı teşbih menzilinde meyveye durdurmaktır.
Ses peyzajı'nda iki varoluşsal nitelik giz'lenmiştir: Hakikatin Söz'ü olan masumiyet ile hakikatin ses'i olan mahzuniyet. İnsan, masumiyetini de, mahzuniyetini de yitirdiği andan itibaren ses peyzajında dercedilen, şifrelenen hakikate ulaştıracak 'ses'i/ni yitirir.
O hâlde, Ses'imizi nerede yitirdiğimizi, nasıl diriltebileceğimizi, bizi her dâim diri tutacak ses'imize nasıl erişebileceğimizi düşünelim artık, derim...
Yarınki yazıda, 'ses'in 'iz'ini sürmeye devam ediyoruz...

Soru'nun iz'i, çocuksu ruhun nefes alıp verdiği peygamberî ses'te gizli
Çocuklar, İlâhî Söz'ün şifrelendiği, varoluş şartı fizik ötesine ayarlı iç 'ses'in kaynağı ses peyzajı'nın yegâne 'vasat'ı ve 'vasıta'sı, hâl'i ve mahall'i -bozulmamış fıtratları gereği-, peygamberî solukla nefes alıp veren rahmet çiçekleridir.
Katışıksız, arı duru çocuksu ruhun en olgun, en derûnî timsallari büyük sanatçılar ve düşünürler, âlimler ve âriflerse, dölyatağını fizikötesi ses'in oluşturduğu hakikatin şifrelendiği ses peyzajı'ndan -ontolojik olarak, yani bilfiil, yaşayarak, tecrübe ederek, tadarak- 'süt emen', bize İlâhî Söz'le irtibatlı bu peygamberî ses'i beşerî ses'e ruh üfleyecek bir niteliğe dönüştürerek armağan eden, böylelikle bizi arındırarak kendimize getiren, rahmet çiçeklerinin izini sürdükleri giz'i çözerek, devşirdikleri baldan bizi de tattıran engin meyveleri...
* * *
Biz yetişkinler, soru soramıyoruz artık; soru sorma yetilerimizi yitirdik, çocuksu ruhumuzu yitirdiğimiz için.
Oysa 'en iyi' soruları çocuklar sorar; en temiz, en saf, en katışıksız, en hesapsız-kitapsız, dolayısıyla en temel ve biz yetişkinlere 'saçma' görünen en 'aykırı' soruları: Ve biz yetişkinlerin verdikleri cevaplara kuşkuyla bakar, tekrar tekrar sorar çocuklar: Çocuklar, soruların peşini bırakmazlar; yetişkinlerse, soruları peşlerinde bırakırlar...
* * *
Dahası, soru'nun, nasıl en iyi şekilde sorulacağını da çocuklar bilir; bizim bildiklerimizi bilmedikleri, dolayısıyla zihinleri henüz kirlenmediği için...
Daha önemlisi de, çocuğun meleksiliğini borçlu olduğu meleke'lerin anakaynağı nebevî ses peyzajı'ndan gelen iç ses, varlığını ve hayatiyetini sürdürdüğü, melekût âleminin çekim alanında yaşamasını mümkün kılan 'ses telleri' bozulmadığı için... Ruhunun nefesi kalbinin sesine göre hayatını yaşadığı için...
* * *
Çağımızın insanı soru soramaz: Soru gibi gözüken sorular, gerçek sorun'larla ilgili gerçek, hakîkî soru'lar değil, kendisinin sorun yaptığı sahte, yapay sorulardır çoklukla. Yetişkin, insan'la ilgili, hayat'la ilgili, hakikatle ilgili soru sormaz genellikle. Cesaret edemez buna... İnsan'la, hayat'la ve hakikat'le ilişkisi sorunludur çünkü. İnsanî özellikleri aşınmış, hayat'a ve kendisine yabancılaşmış, hakikat'ten uzaklaşmıştır zira.
O yüzden yetişkin büyük ölçüde 'nasıl?' sorusunu sorar. Yani yetişkinin soru dağarcığı ve sorun algılaması, epistemolojik alan'la sınırlıdır. Epistemolojik alan'sa, esas itibariyle, nicelik'le, yüzey'le, görünüm'le, kabuk'la, araç'la ilgilidir ve ilgilenir.
Kısacası, 'dış ses'le, fizîkî ses'le, iç sesi boğan, insanın iç sesinin nefesi masumiyeti ve mahzuniyeti yok eden 'gürültü', tek 'ses' katına yükselmiş ve fizikötesi sesi çepeçevre kuşatarak hayatımızdan silmiş, ses peyzajını yırtarak bizi 'sessizliğe' mahkûm etmiştir.
* * *
Epistemolojik alan, büyük ölçüde, 'nasıl?' sorusu üzerinden varolur ve varlığını sürdürür. Epistemolojik alan, bir şeyin mahiyetini ve özünü anlamamızı mümkün kılmaz; o 'şey' HAKKINDA bilgi sunar bize sadece. Bu nedenle epistemolojik alan'ın sorusu, temelde, bilme'yle ilgilidir; anlayabilmeyle değil. İşte bu nedenle, epistemolojik alan, esas itibariyle, 'niçin?' sorusunu değil, 'nasıl?' sorusunu sorar: 'Nasıl daha fazla üretebiliriz?' 'Filan mesele hakkında nasıl daha fazla bilgi edinebiliriz?' 'Nasıl daha fazla kazanabiliriz?' 'Filan yeri nasıl ele geçirebiliriz?' 'Falan dinin mensuplarını nasıl küçük düşürebiliriz?' 'Filan ateisti, filan azınlığı nasıl etkisiz hâle getirebiliriz?' 'Ölümü yok edecek teknolojiyi nasıl geliştirebiliriz?' Vesaire gibi...
Peki, bu sorular, 'kim'in temel sorularıdır? Elbette ki, epistemoloji üzerine kurulan, varolan; o yüzden de yaşadığı ontolojik güvensizlik sorununu örtbas edebilmek amacıyla epistemolojik güvenlik alanlarını genişletme kaygısıyla hareket eden, bu nedenle bilim, teknoloji, içgüdü gibi kullanışlı 'araçlar'ı ele geçirerek sadece hâkimiyet kurma kaygısı taşıyan seküler-kapitalist Batı uygarlığının ve bir de, hakikatle ilişkisi sakatlandığı için, esen fırtınalı dalgaların, Batı uygarlığının seküler kıyılarına vurdurduğu, uyum / konformizm katsayıları yüksek, yalnızca çıkarlarının peşinde koşturan, kurulu düzenlerinin ve düzeneklerinin çatırdamasından ürken çağın ağları tarafından 'yutulan' metamorfoz yemiş 'insan müsveddeleri'nin...
* * *
'Niçin?' sorusunu sormaz yetişkin. Ve tabiî seküler-kapitalist Batı uygarlığının kurucu ve korucuyu 'baba'ları ve onların karikatürleri konformist uyarlamaları da... Çünkü 'niçin?' sorusu ontolojik bir sorudur; bir şeyin mahiyetini, özünü, anlamını kavramaya dönük bir sorudur. Yetişkin, 'niçin?' sorusunu sorduğu zaman, kurduğu dünyanın ya da düzenin çökmesinden korkar: İsterseniz, yukarıda 'nasıl?' sorusu ile sorduğum soruları, 'niçin?' sorusu ile sormayı deneyin, o zaman, küçük dilinizi yutabileceğinizden eminim.
'Niçin?' sorusunu çocuklar sorar. Ve çocuksu ruhlarını koruyanlar. Çocuk, 'güneş, niçin doğudan doğar?' diye sorabilir. 'İnsanın, niçin iki gözü, iki kulağı, iki dudağı var?' diye de sorabilir. 'İnsanlar, niçin savaşıyorlar; gökkubbe nasıl ayakta duruyor; insan niçin uçmuyor?' diye de...
Çocuğun 'nasıl?'lı soruları bile esas itibariyle, 'niçin?'li sorulardır, 'niçin?'in izini süren sorular. Yetişkin'in 'niçin?'li soruları ise büyük ölçüde 'nasıl?'lı sorular.
* * *
Özetle, çocuk sorar, yetişkinse bakar genellikle ve mümkünse kaçamak cevaplar vererek soru'dan da, ora'dan da kaçar.
Ama unutmayalım ki, çocuklar, çocuk ruhlu sanatçılar ve düşünürler, İlâhî Söz'ün Nebevî Ses'inin şifrelendiği hakikatin şifrelerini neden bozduğumuzu, çocuksu ruhun ve peygamerî ses'in bize hayat bahşeden, ruh üfleyen meyveleri masumiyetin ve mahzuniyetin gizlendiği ses peyzajı'nı niçin yerle bir ettiğimizi bizi ters köşe yapacak ürpertici ve sarsıcı şekillerde sorabilirler, bir gün mutlaka...


Yorumlar