İbrahim
Tüzer: İsmet Özel Kimsenin Kölesi Olmamıştır
Söyleşi: Zahit Yakın
İsmet
Özel, sizin hazırladığınız kitaba yazdığı takrizde, bu çalışmanın
“söylediklerinin bir şeye taalluk” ettiğini gösterdiğini söylüyor. Biraz geniş
olacak ama sizce İsmet Özel’in söyledikleri hem şiir hem de fikir tarihimizde
neye tekabül, taalluk ediyor?
Bir sanatkârın edebî eserleri
tahlil edilirken ya da daha doğru bir ifadeyle, anlamlandırılırken, özellikle
80’lerin başına kadar sanatkârın bizatihi hayatından, şahsi yaşanmışlıklarından
tamamen bağımsız hareket ediliyordu. Yapısalcılık ve metin merkezli okuma adı
verilen bu tarz metin tahlillerinde, sanatkârın bilinçaltı, yaşantısı, devrin
sosyolojisi ve bir edebî metnin oluşmasına imkân veren diğer hususlar göz ardı
edilirdi. Fakat edebiyat teorisine yönelik algılar zenginleşip bir metnin daha
nitelikli ve derinlikli nasıl inceleneceğine ilişkin farklı gayretler içerisine
girildiğinde sanat eserinin arkasında duran sanatkârın hem psikolojik hem
sosyolojik hem de insanî bir takım hususiyetlerden hareketle de metni inşa
edebileceği gerçeği göz önünde tutulmaya başlandı. Bu anlayış muhatabına, edebî
eseri disiplinler arası bir okuma ile daha derinlikli kavrayıp metnin anlam
alanlarını çoğaltma imkânı vermiş oldu. Böylelikle söyleyeceğini sözün gizi
içerisinden imge ve metaforlarla en üst perdeden söyleyen sanatkârın ortaya
çıkardığı “edebî metin”lere varıncaya kadar bir “anlamlandırma” alanı
kazanıldı. Özellikle sanatkârın dil ile kurmuş olduğu bağın hususiyetleri ve
bilinçaltının sanat eseri yaratımındaki fonksiyonu anlaşıldığı ölçüde metin
incelemelerinde de derinlik ve nitelik kaydedildi.
Bunları, “İsmet Özel’in
söyledikleri hem şiir hem de fikir tarihimizde neye tekabül, taalluk ediyor?”
şeklinde beliren sorunuz üzerine söyleme gereği hissettim. Çünkü söze ve yazıya
dökülenlerin neye tekabül ettiğini anlamak, biraz da söz ve yazı sahibinin sözü
ve yazıyı hangi durumda söyleyip yazdığını anlamaktan geçiyor. Diğer bir
ifadeyle, meselenin aslına ilişkin bilgilenmemizi tamamlamadan yönelimin nereye
olduğuna dair sahih bir bilgilenmeyi elde etmemiz pek de mümkün görünmüyor.
Bu anlayıştan hareketle, İsmet
Özel Şiire Damıtılmış Hayat, (Dergâh Yayınları, 2.bs. 2013,
İstanbul) adlı çalışmamızda şairin söylediklerinin neye tekabül
ettiğini bilebilmek için hem sanatkârın biyografisine, hem çocukluğundan
başlayarak aile ve sosyal ortamlardaki etkileşimine, hem poetikasını hem fikri
altyapısını ilmek ilmek örgülerken eğleştiği duraklardaki zihinsel sürecine,
hem de sözün dile gelip yazıya dökülürken sanatkârın, bilinçli ya da bilinçsiz,
kullandığı kelimeler dünyasına bütünlüklü olarak bakmaya gayret göstermiştik.
Bunun sonucunda İsmet Bey’in söylediklerinin ve eylemlerinin kesinlikle bir
şeylere taalluk ettiği ortaya çıkmış oldu. Hatta bunu “tek bir şey” ile
irtibatlandırmamız istenecekse bunun İsmet Özel’in hayatında, eylemlerinde,
poetik evreninin ve fikrinin geri planındaki “sahicilik arayışı ve tavrı”
olduğunu belirtmek isterim.
Evvela bireysel tercihler ve
yaşantıyla başlayan ve sonrasında tüm toplumun önüne model bir tavır ve yaşayış
olarak konulan “sahicilik arayışı ve tavrı”…
“Emrolunduğun gibi dosdoğru
ol” ihtarının bir muhatabı olarak her şartta devam ettirilen bir “sahicilik
arayışı ve tavrı.”
Meseleyi çok da uzatmama adına
muhatabına bir fikir vermesi için, işarete çalıştığım bu hususla ilgili
kitabımızın arka kapak yazısını buraya alıntılıyorum:
“’Mutlak emniyet’i elde etmiş
olmanın şairin beni’ne kazandırdığı güven, Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim
Son Resim Arkasındaki Satırlar adlı şiir kitabındaki metinlerde bütünüyle
kendini hissettirmektedir. Özel, bu bakış açısıyla insanların kendilerine
sunulanı kolayca kabul ediyor olmalarını, benliklerine yabancılaşarak ‘yaşayıp
gitme’lerini ve modern dünyanın ‘şahsiyet’ler üzerinde kurduğu baskı alanlarını
ironiyle karışık bir söyleyişle işaret eder.
Burada önemle ayırdına
varılması gereken husus, İsmet Özel’in Geceleyin Bir Koşu, Evet, İsyan ve
Cinayetler Kitabı’ndan bu yana devam eden ‘sahicilik arayışı’nın herhangi bir
yönelime uğramadan devam ediyor olmasıdır. Şair, sosyalist çevreden kopup Müslüman
dünya görüşüne bağlandıktan sonra da varlıkla ilgili problemini halleden bir
ben’in sahibi olarak söz konusu ‘sahicilik’ için ‘antikonformist’ tavrını devam
ettirir.
Gerek bireysel gerekse
toplumsal kaynaklı olarak devam eden bu tavır, şairin tüm şiir evreninde bir
tür şiir yazma dürtüsü olarak belirmektedir.
Nitekim bu durum, bugün de
içinde bulunduğumuz zaman diliminde şiir yazmaya devam eden şaire kaynaklık
etmektedir.”
Topluluk ruhsuz insanlıktır
İsmet
Özel, üzerinde taşıdığı kimliklerle çokça konuşulmuş, tartışılmış bir isim.
Diğer yandan da “Üzerime yüreğimden başka muska takmadan” mısraını yazmış bir
şair. Bugüne kadar İsmet Özel’i etkili kılan bu yüreği midir?
Hep, “yürek sahibi olmak” ile
“bir yüreğin sahibi olmak” arasında fark vardır diye düşünmüşümdür. Aynen
“dünyaya doğmak” ile “dünya içerisine doğmak” arasında fark olduğu gibi…
Aslında insanların dünya ile tanışmaları, ruhlarının etten ve kemikten mürekkep
bir beden içerisine girerek yeryüzüyle münasebet kurmaları biyolojik
doğumlarıyla başlar. Anne karnındaki gelişimini tamamlayan insan, dünyaya
gözlerini açtığında “dünyaya da doğmuş” olur. Doğulan dünya o andan itibaren,
doğanı çepeçevre sarıp şekillendirir ve sıradan biri olması için ona rahatını
temin edecek hazır kalıplar sunmaya başlar. Kendisine sunulan konforu elden
kaçırmama pahasına hazır kalıpların uzağına düşmemeye gayret eden insan, maddî
kazanımların güdümünde devam eden hayatını en önemli “gerçeklik” olarak kabul
eder ve bu gerçekliğin yitip gitmemesi için bir ömür harcar. Böylelikle
biyolojik doğumla başlamış olan hayat yine biyolojik bir ölümle son bulmuş
olur. Tıpkı toprak olup çürüyen “yürek” gibi.
Diğer taraftan dünyada
bulunuyor olduğunu fark eden ve hayattaki tüm eylemini bu farkındalığın
aydınlığında gerçekleştiren, bir yüreğin sahibi olan insan için “doğum” da
“ölüm” de farklı anlam alanlarına sahiptir. Örneğin doğum bu anlam alanında, Jean
Paul Sartre’ın kabul ettiği şekliyle, dünya içerisine “fırlatılma” hadisesi
olarak karşılanmaz.Kierkegaard’ın, “yaşamını boşuna harcama, günlerini
öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol” ihtarının muhatabı olarak bu
hayatın insanı, insan-ı kâmil olma fırsatının ancak yaşanılan dünya içerisinde
elde edilebileceği bilinciyle hareket eder. İşte “dünyaya doğmak” ile “dünya
içerisine doğmak” arasındaki temelli fark da buradan kaynaklanır. Bu fark,
insanın içerisinde bulunduğu hayatı algılayış tarzına göre şekillenmekte;
doğumdan ölüme geçen sürede peşinde olduğu anlam arayışına göre derinlik
kazanmaktadır. Tıpkı nasıl bir yüreğe sahip olunduğu bilincinin taşınması gibi.
Dünyaya doğmak, yukarıda da
ifadeye çalışıldığı gibi, tüm sistemleri önceden belirlenmiş, kodları ve
davranış biçimleri değişmeyen bir düzene dahil olmak demektir. Bu alan
içerisinde sahip olunan yüreğin hiçbir ayırıcı vasfı yoktur. Ortega
Gasset böyle bir dünyanın sınırlarında kalarak hayatını ‘sürdüren’
insan için “herkes” tanımlanmasını yapmaktadır. Dünyaya doğan insan, herkes
gibi olmaktan diğer bir ifadeyle, sıradanlaşarak tek tipleşmekten herhangi bir
rahatsızlık duymamakta; kocaman bir topluluk haline gelmektedir. Topluluk ise,
“insani bir şeydir ama insansız insanlıktır, ruhsuz insanlık, tinsiz insanlık,
insanlığından çıkmış insanlık.”
Dünya içerisinde yine
biyolojik doğumla yer alan fakat hayatı duyarak, özümseyerek ve kendi varlık
şartlarının ışığında yaşama amacı güden insan ise, Yunus Emre’nin
diliyle söylersek “her dem yeniden doğar” ve tazelenme şansını yakalamış olur.
Bir yüreğin sahibi olma katına yükselerek bu şansı elde etmenin esası, bireyin
varoluşuyla ilgi endişe duyması, hayatının anlamını sorgulaması ve taşıdığı
yüreğinin ayırdına varmasıdır. Aynen İsmet Özel’in dediği gibi “üzerine
yüreğinden başka muska takmamak”tır. Nitekim insan, ontolojik/varlıkbilimsel
güvenliğini hayatının merkezine yerleştirdiği “anlam” çevresinde
oluşturmaktadır. Varoluşuyla ilgili anlam arayışını nesneler dünyasına taşıyıp
güvenliğini “dar alan”da elde etmeye çalışan kişi, bu kazanımlar elden
gittiğinde varlığıyla ilgili güvenliğini de yitirmiş sayılır.
Diğer taraftan hayatın
anlamına dair ciddi sorgulamalar içerisine giren, bu doğrultuda kendiyle
hesaplaşmaktan çekinmeyen birey, ontolojik güvenliğini de daha üst bir
seviyeden elde etmiş olacaktır. İşte bunu başarabilen insan için, yukarıda
işaret ettiğimiz biyolojik doğumun dışında hayatın her safhasında
gerçekleşebilecek bir doğum söz konusudur. Carl Gustav Jung’un
“yeniden doğuş” olarak tabir ettiği bu dönüşümde kişi, zedelenmişliklerini ve
karanlıkta kalan yanlarını aydınlatmak için sürekli bilinçli olma/ayık olma
halini elde bulundurur ve maddî kazanımların ötesinde asıl zenginliğini elde
ederek “ruhunu, nesnesinin büyüklüğünü taşıyabilecek oranda genişletir.” İşte
İsmet Özel’in, biyografisinde yer alan ve esaslı dayanaklarla uğrak verilen
durakların hepsinde üzerinde taşıdığı yüreğin dünya ile kirlenmemesi adına
azami gayret gösterdiği gözlemlenmektedir. “Ben dünyaya doğru yürümekle
meşhurum” diyen şair, bu yolculuğunun her aşamasında, yukarıda da dikkat
çektiğimiz, sahicilik arayışını devam ettirmiş ve tavrından bir şey
kaybetmemiştir.
İfadeye çalıştığımız tavır, Gasset’in “Tarihsel Bunalım ve İnsan” adlı eserinde işaret
edilen “varolmanın çatışmalarını tek başına göğüsleme dehşetine katlanmak”tan
kaçan ruh’un durumuna benzemektedir.Gasset, kendi gücüyle ayakta
duramayan ruhun boğulmaktan kurtulmak için sarılacak bir tahta parçası
aradığını ve ezilmiş köpeksi bakışlarını çevrede gezdirerek kendini koruyacak
birini araştırdığını belirtir. Yazara göre böylesi bir ruhun en çok istediği
şey bir başka insana, bir imparatora, bir büyücüye, bir puta hizmet etmektir.
İsmet Özel, mutlak emniyet
alanı dışına itiverdiği ne bir insana, ne bir imparatora, ne bir büyücüye, ne
de bir puta hizmet etmemek kararlılığını her daim muhafaza etmiş olan bir
yüreğin sahibidir. “Of Not Being A Jew” adlı metnin şu dizeleri buna şahittir:
Evet, ilmektir boynumdaki ama
ben
kimsenin kölesi değilim
tarantula yazdılar diye
göğsümdeki yaftaya
tarantulaymış benim adım
diyecek değilim
tam düşecekken tutunduğum
tuğlayı
kendime rabb bellemiyeceğim
razı değilim beni tanımayan
tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
Sanatçı herkes değildir
Bir
sanatkârın hayatının tüm açılımlarını ve yönelimlerini anlamak sanatkâr, böyle
bir çalışmayı yapan kişi ve toplum açısından ne anlam ifade eder? Niçin
sanatkârları anlamak zorundayız?
Sanatkârları neden anlamak
zorunda olduğumuz sorusu, insanı ve ona dair hususiyetleri neden
anlamak/“bil”mek zorunda olduğumuz meselesiyle aynı ciddiyetle karşımızda
ışıyor aslında. Çünkü evreni, dünyayı ve ben’i etrafında meydana gelen
hâdiseleri algılama seviyesine göre insan, hem insanîlik vasfını kazanarak
yüceliği elde etme hem de kendine/kendiliğine yabancılaşan bir canlı olarak
özellikle ruhunda tıkanmışlıklar meydana getirebilme potansiyeline sahiptir.
Sadece insana has olan düşünme yetisi, hayatı ve içerisinde yer alan nesneleri
anlamlandırırken onun dünya içerisinde bulunan diğer canlılardan farklı bir
konuma yükselmesine yardımcı olur. İnsan her ne kadar bir toplum içerisinde
yaşıyor ve beraber oldukları ile ortak zaman ve mekân dilimlerini paylaşıyorsa
da yaratılışının diğer özelliklerinin de sayesinde tek, biricik, öznel ve
sahici kalabilme adına irade ortaya koyabilen bir varlıktır. Ontolojik
yapısından habersiz, varlık şartlarının uzağında bu yetilerini kullanmadan
yaşayan ve aksi istikamette bir irade geliştiremeyen insan ise körleşen bir
kimse olarak tüketilen hayatın nesnesi olmaktan kendisini alamaz.
Maddi kazanımları önceleyerek
nasıl bir hayatı yaşadığı hususunda bilinç geliştiremeyen ve gündeliğin gelip
geçiciliğinde sıradanlaşan; böylelikle hayatın gizine sırtını dönen insan,
herkesleşen bir canlıdır. Herkes’i/herkesleşmeyi, hayatlarını kendi bireysel
zihin berraklığının ötesinde toplumun/topluluğun/kalabalığın ifade ettiklerine
göre ve onların yaptıklarını modelleyerek yapma, şeklinde de ele almak
mümkündür. Nitekim buradan bakıldığında da herkes’in/herkesleşen’in alışılmış
olan içerisinde “sıradanlaşma”sı ve içi boşaltılarak değersiz kılınan
alışkanlıklarla hayatı yaşayıp gitmesi söz konusu olacaktır.
Herkesleşmekten kurtulmanın ve
bir hayatın sahibi olduğu bilincine ulaşarak yaşayıp gitmek yerine yaşamanın
esaslı yolu ise insanın kendini nesnelerin boyunduruğundan kurtararak güçlü bir
çabayla iç dünyasına çekilmesi ve şeyler üzerine düşünmeye başlaması,
“benliğine dalma”sıdır. Sözü edilen bu durum gerçekleştirildiğinde insan, aynı
zamanda beni ve biricikliği etrafında toplaşan ve kendiliği üzerinde baskı
oluşturan yitim alanlarından uzak durarak “ötekileşme”den kurtulacak; dünyaya,
özellikle baş döndüren bir hızla gelişen teknolojiye de varlık şartına uygun
olan kendi sözünü geçirebilecektir.
Meseleye buradan bakıldığında
hayatın olağan akışı içerisinde modernitenin/kentin sarmalında günden güne
gelişen teknikle hayrete düşen ve her hayrete düştüğünde daha çok aptallaşan
topluluk/herkes içerisinde, algı seviyesini en üst düzeyde tutmaya çalışan
insanların sanatkârlar olduğu görülür. Çünkü sanatkârlar, yaratıcı muhayyileye
sahip olan insanlardır.
Sıradanlaşan hayatın,
herkeslerin dışına çıkıp bireysel varlık alanlarında hareket edebilmenin,
böylelikle de insanî olana yaklaşabilmenin esaslı bir koşulu olan bu muhayyile;
dönüştüren, sorgulayan, sarsan bir yapı ile karşımıza çıkar. Diğer bir
ifadeyle yaratıcı muhayyileye sahip olan sanatkâr kendisine sunulu olanı olduğu
gibi kabul etmez ve konformizmden uzak durmaya çalışır. Dolayısıyla bu
insanlar, özbeöz kendilerine ait olan yaşamlarının farkında olan ve ilgisini
kendinden esirgemeyen kişilerdir. Sanatkârın dünyasında ise gerçek anlamda
‘ilgi’, dünyada bulunuyor olduğunu kavramak ve varoluşuna ‘sahici’ bir tarzda
yaklaşmakla gerçekleşmekte; insanın öz’ü durumunda olan ruh’a ait gerçekliği
kavramakla / benliğe dalmakla mümkün olmaktadır.
“Dirlik alanı” da
diyebileceğimiz bu farkındalık onlara, gündelik beklentilerin ötesine
geçerek dünyayı sadece madde planında değil ruhsal alanda da karşılama imkânı
tanır. Heidegger’in “ontolojik farklılık”
dediği varolmayı unutma/“otantik olmama” düzeyinden, varolmayı düşünme/“otantik
olma” durumuna gelmiş olan sanatkârlar, dünyada bulunuyor olma fırsatını akılda
tutarak kendilik vasfını elden kaçırmamaya çalışır böylelikle de toplumun
zedelenmişliğini işaret ederek bir anlamda işaret fişeği vazifesi görürler.
Meydana getirmiş oldukları eserler de, soru sorma ve düşünme yetisini henüz
kaybetmemiş olan insanlara içerisinde sıkışıp kaldıkları ötekileşme anaforundan
kurtulmaları için yardım eder ve bu insanların madde plânındaki varlıklarından
daha çok metafizik varlık alanlarına yönelir. Bu alan ise insanı tamamlayan,
“tamam eden”; parçası olduğu bütüne doğru hamledip esas olanla/“öz”le
“bir”leşmek isteyen insanın en önemli varoluş alanıdır.
Dolayısıyla sanatkârı tüm
yönleri ile anlamaya gayret etmek hem bu gayret içerisine gireni hem de
sanatkârın eserleriyle buluşanları ifadeye çalışılan “dirlik alanı”na doğru
yükselmelerine imkân tanır. Evrende her şeyin kaynağına doğru yol alıp aslını
bulmaya çalışması gibi sanatkârın var olduğu alan da kendi yarımlığının farkına
varabilen ve bu eksikliğini bedensel yetkinlikten çok ruhsal doygunlukta
arayanların mekânıdır. “Akıl”ın iradesinde gelişerek baştanbaşa “dış”arılıkla
dolu olan, dolayısıyla “iç”e/“kalb”e/“metafizik”e ait değerlere tamamen kapalı
duran modern dünya, insanın en çok da bu yarım kalmışlığına saldırır. İnsanın
doğal karakterini değiştirip kendiliğinden uzaklaştıran ve onu tutkularıyla,
tatmin edilmemiş arzularıyla yaşayan yabancılaşmış bir yaralı bilinç haline
getiren modern zaman, insanın hakiki varlığıyla arasına kalın tuğlalar örer.
İsmet Bey’in Faydasız Yazılar’da işaret ettiği gibi, bir anlamda maddi
kazanımlarla ben’i etrafında “ontolojik/varlıkbilimsel güvenlik” duvarı meydana
getiren bu yaralı bilinç, elde ettiklerini yetersiz görünce ya da kaybedince, kendi
enkazı altında kalmaktan kurtulamaz.
İşte sanatkârlar, asırlar boyu
ortaya koymuş oldukları eserleriyle insanın kendi enkazı altında yitip gitmesi
önünde refleks geliştirerek ruhu beslemekte; böylelikle de insanın farkındalık
eşiğini atlayarak kendi kendisiyle yüzleşmesine imkân tanımaktadırlar.
Sanatkârları anlama
zorunluluğu olarak “kendi bil”me yolunun muhatapları için ise bu durum, yeterli
bir nedendir…
İdeolojik saplantılar
hakikatin üstünü örter
Bir
sanatçının sesi, gücü nerelere uzanır? Sanatçının sanat çabasının, endişesinin
toplum ve sanatçı açısından sağlıklı olarak değerlendirilmesi nasıl olur?
Bir önceki hususun araladığı
anlam alanı içerisinden devam ettiğimizde sanatkârın sesinin de gücünün de
zaman ve mekân ile mukayyet olamayacağını çok rahatlıkla söylememiz mümkündür.
Asırlar evvelinden tevarüs ettiğimiz sanatkâra ait ses ile güç bulduğumuz ve
ruhumuzun körleşen yanlarına ışık tuttuğumuz gibi asırlar sonrasına kalacak
olan da yine bu insanların sesi, sözü ve eserleridir. Ancak burada önemle
ayırtına varılması gereken husus, sanatkârların yapıtlarına nasıl yaklaşıldığı
ve metinlerin hangi açıdan değerlendirildiği ile ilgilidir. Nitekim
sanatkâr/yazar okur etkileşiminin ve sanat eserinin/metnin muhatabı olarak
insanın durumunu da gözden kaçırmamak gerekir. Böylelikle sanatkârın çabasının,
endişesinin ve eserinin sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesi de mümkün
olacaktır.
Herkesleşerek kendi varlık
esasını önemsemeyen ve hayatını soru sorma ayıklığının uzağında geçiren bir
kimse için okunan metinler, dünyada işgal etmiş olduğu yerin ya da ideolojik
konumunun onayından öte bir anlam ifade etmeyecektir. Aynen “benim şiirimde
siyasi terminoloji aptallar içindir” diyerek edebî metinde esas olanın ne
olduğunu işaret eden İsmet Özel gibi. Edebî bir eseri, özellikle de şiiri,
yazıldığı kelimelerin ilk anlam değerleri üzerinden okumak çoğu zaman bizi sığ
bir anlam alanına hapsedecektir. Bu türden bir okuma edimi, içinde esaslı
düşünme faaliyetinden kırıntılar dahi barındırmaz. Burada asıl olan metnin düz
ve görünürdeki anlam dünyasıdır. Umberto Eco’nun tarifiyle bu “birinci düzey
okur /sıradan okuyucu” metinle kendi arasındaki bağı çok yüzeysel bir tarzda
oluşturur ya da bu bağı hiç kuramadan eserin anlam dünyasına dâhil olamaz.
Değerlendirmenin, kıymet
takdirinin, yargılamanın, ahkâm kesmenin tamamlanmış bir yapı içerisinde ortaya
konmuş olan eserlerden hareketle değil de zihinsel arınma sürecini yaşayamamış
gelip geçici ideolojik saplantılar üzerinden yapılması, aynı zamanda hakikatin
de üstünün örtülmesi anlamına gelmektedir. Çünkü her sanat eserinde,
muhatabının yaklaşım tarzına ve birikimine yönelik olarak derinleşerek
genişleyen anlam alanları mevcuttur. Esasa yönelik değerlerin tamamının
içinin boşaltılarak sanal olanıyla değiştirildiği ve sıradanlaştırıldığı bu
devirde, sanat eserinin sözü edilen anlam alanları da gittikçe daralmakta;
eser-okur geçişliliği yüzeyselleşerek derinliksiz bir mahiyet kazanmaktadır.
Böylelikle, genel hükümlerin boyunduruğundan kendisini kurtaramayarak
derinlikten yoksun bir tarzda düşünen okur, zihinsel gelişime kapalı olduğundan
bireyselleşemediği için de sanat eserinin anlam dünyasına kendini dâhil
edememekte; metnin anlamını tamamlayamamaktadır.
Diğer taraftan hayatın
anlamına dair sorular geliştiren, yapıtlarında okuyucunun hem ruhsal hem de
zihinsel gelişimine imkân tanıyan sanatkârın ürünleri, “özgünlüğü ve pek çok
farklı biçimde algılanıp yorumlanmaya elverişli olmasıyla açık yapıdadır”
“İkinci düzey örnek okur”a yönelik olarak derin ve hareketli anlam alanlarına
açılan bu metinlerin en önemli özelliği, anlamının tamamlanabilir olmasıdır. Bu
yapıtlar sözü edilen yönleriyle okuyucuya bir tür davetiye çıkarır ve onu
metnin içerisine dâhil eder. Dolayısıyla her “örnek okur”, diğer bir ifadeyle,
dünya içerisinde bulunuyor olma farkındalığına/ayıklığına ulaşma gayretiyle bir
yola koyulan her okuyucu, bu tarz metinlerin anlamını sürekli çoğaltır ve içsel
büyümenin ardından ruhuna nefes alabileceği ferah mekânlar elde eder.
Böylelikle hem sanatkâr, hem sanat eseri, hem de okur sağlıklı bir etkileşim
içerisinde girmiş olur.
Modern insan hesapçıdır,
yurtsuzdur
“Sanat
eserleri olmasaydı, dünya asla mekânımız olmazdı.” diyen sanatçılarımız var.
Sanat eserleri, sanatçılar ve bizatihi sanatın kendisi bu dünyaya varlığımız
açısından ne katmaktadır? Siz sanatı hayatın neresinde görüyorsunuz?
Evet, “sanat eserleri
olmasaydı, dünyada asla mekânımız olmazdı” diyor İsmet Özel, Şiire Damıtılmış
Hayat’a yazdığı takrizde. Yukarıda sanatkârların yaratıcı muhayyileleriyle
oluşturdukları sanat eserleri vasıtasıyla bu dünyayı dönüştürdüklerini
söylemiş; kendimizle yüzleşebileceğimiz bir varlık alanına yükselmemize imkân
tanıdıklarını ifade etmiştik. Dolayısıyla sanatın bizatihi kendisi, işarete
çalıştığımız ontolojik şekliyle, varlığın hemen yanı başında beliren bir
hakikat olarak yer alır. Diğer taraftan bu meselenin esaslı bir biçimde
anlaşılabilmesi için özellikle modern zamanlarda insanın yer aldığı mekâna
ilişkin geliştirdiği bilinç düzeyine kısaca da olsa temas etmek gerekmektedir.
Her insan dünya ile bir
alışveriş halindedir. Fizyolojik gereksinimlerinden ruhsal tıkanmışlıklarına
kadar her türlü ihtiyacını insan, bu dünya üzerinde elde etmeye; maddi
varlığıyla birlikte metafizik bütünlüğünü de her an yeni alışverişleri
deneyimlediği yine bu dünyada tamamlamaya çalışır. İnsanların madde itibarîyle
işgal etmiş oldukları bu yerler, makro düzeyden mikro düzeye kadar
bilinçlerinin yönelimine ve genişlemesine imkân tanır. Kent/şehir, makro
mekânların önemli bir durağı olurken insanın kendi kozmosunu oluşturduğu “ev”
de mikro plânda bir yuva işlevi görmektedir. Gaston Bachelard’ın
dediği gibi ev, insan yaşamında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar,
bunların sürekli olmasını kılar ve insanı gökten inen fırtınalara karşı olduğu
gibi, hayatında yaşadığı fırtınalara karşı da ayakta tutar. Dolayısıyla
“insanların evi dünyaya açılır.” İşaret ettiğimiz bilinç düzeyine ulaşarak diri
olma halini yaşayan insan, memleketine ve onun içerisinde olup biten hiçbir şeye
kayıtsız kalamaz. Özellikle bu mekânlarda meydana gelenler, gelip geçici olan
gündelik kazanımların peşini kovalayan “modern insan”dan daha çok, zamanın ve
mekânın farkına varmak isteyen diri ve ayık insan için daha anlamlı hale gelir.
Dünyada bulunuyor oluşunu
bireysel sorgulama süreciyle anlamaya çalışan ve kendi aydınlanmasını
gerçekleştirebilmiş olan bir kimse için yaşanılan mekânların da farklı bir
duyuş biçimi vardır. Sözü edilen bu duyuş üzerinden insanlar ilk olarak kendi
“ev”lerine/“evren”lerine, sonrasında da dünyaya bakar; fizikî mekânların
genişliğinden ziyade ruhlarındaki enginlik nispetinde kendilerini huzurlu
hissederler. Ev’den başlayarak kente/şehre taşan insanın dünyası, maddî
kazanımlarının büyüklüğünden ya da çokluğundan ziyade insan ruhunun derinliği
doğrultusunda genişlik kazanır ve çoğalır. İşaret ettiğimiz bu çoğalma,
fiziksel olarak evde, sokakta, mahallede, kentte ya da dünyada kaplanılan
mekândan öte insanın kendi varlık şartlarının farkına vararak ruhunu karanlıklardan
aydınlığa taşımasıyla ilgilidir.
Dünyada kapladığı mekânla
ilgili hiçbir fikri ya da endişesi olmayan insan ise, sahip olduğu bilincin
herhangi bir dirençle karşılaşarak rahatını kaçırmasını istemez. Modern tüketim
merkezleri haline gelmiş olan kentler, modern insanın en çok da rahatını
önemsediğinden bilincini hedef alır. 19. Asırdan itibaren medeniyetin merkezi
olarak kabul edilen kentler artık kendine özgü bir insan tipi meydana getirmiştir.
Kent ve modern yaşam, Georg Simmel’in ileri sürdüğü gibi, ayırt
edici bir varlık hüviyetiyle insandan daha farklı bir bilinçlilik talep eder.
Bu bilincin en önemli özelliği, psikolojik temelli olması ve sinirsel uyarımın
şiddetlenmesine dayanmasıdır. Kentteki hayatın sürekliliği, hızlı temposu,
süratle ve kısa aralıklarla değişen algısal uyarıları kentin insanını,
kendisini koruyacak zihinsel bir yapı geliştirmesine yol açar. Bu zihinsel
yapı, modern insanın duygularından daha çok bilincini kuvvetlendirir ve onun
kalbinden ziyade aklıyla hareket etmesine meydan verir. Bu tavrın en nihayeti
ise iyiyi ve kötüyü, haklıyı ve haksızı ayırt etme yeteneği tamamen
körelmeye yüz tutan bezgin karakterli bir insan tipinin ortaya çıkmasıdır.
Nitekim kentin merkezinde yer
alan ve kendini ihtiyaçlarının sınırsızlığına inandırarak sürekli tüketen
modern zihnin en önemli özelliği hesapçı olmasıdır. Bu insan beni etrafında
toplaşan nesneleri ve meydana gelen olayları sadece “Kaç para?” sorusuna
indirger ve hayatının tüm gerçekliğini hesap ederek yaşar. Parayı her türlü
değerin ortak paydası haline getiren kent insanının bu tavrı, diğer insanlarla
da çıkara dayalı bir ilişki kurmasına neden olur. Bundan dolayı kentte kurulan
insanlar arasındaki ilişkiler, yüz yüze de olsa bu iletişim özde, kişisel,
yapay, geçici ve parçalıdır.
Kentlileşme ile birlikte
ortaya çıkan ve kapitalizmin küreselleşmeyle içli dışlı olması neticesinde son
yüzyılda en trajik boyutuna ulaşan “modern insan”ın kendine/kendiliğine olan
yabancılaşması, Spengler’e göre tam bir
yurtsuzluktur. Modern yaşam alanlarındaki betondan zırhlara sığınarak ruhundan
ziyade maddî olan varlığını korumak için geliştirmiş olduğu uzuvla/‘zihni
bilinç’le kök salmaya çalışan kentli insan, her gün bir kez daha ayağının
altındaki toprağın kaydığını hisseder. Onun gelenekten, metafizikten ve sanal
olanın ötesindeki sahici değerlerden koparılışını esaslı bir biçimde ifade eden
yurtsuzluk, metaforik anlamda ele alındığında kalp ve akıl birlikteliğinin
uzağında anlamlandırılmaya çalışılan bir hayatın sahibi olan günümüz insanının
zeminsizlik anksiyetesiyle ruhunda açığa çıkan tıkanmışlığı da işaret etmesi
bakımından önemlidir.
İşte sanatkârlar ve bilhassa
şairler, modern dünyanın ve tüketimin nesnesi haline gelmiş bulunan kent
merkezlerinin insan varoluşu üzerindeki tüm yıpratıcılığının farkına vararak
ayırt etme yetisini sürekli elde tutan ve oluşturmuş oldukları dirlik alanının
içerisinde kalmaya gayret gösteren insanlardır. Bu gayretin ise ancak kendi
ölümlü yanlarından sonra da varolmaya devam edecek olan sanat eserleriyle açığa
çıktığının da farkındadırlar. Dolayısıyla yaratıcı muhayyile sahibi bu insanlar
ortaya koymuş oldukları her bir şiirde, romanda, hikâyede, heykelde, mimari ya
da sahnelenen eserde sadece bedenlerini ve ruhlarını ikame ettirdikleri
mekânlara değil aynı zamanda dünyaya da kök salmış olurlar.
Böylelikle sanat eserleri
varlığımızla dünya arasında asılı kalan ruhumuzun, geçici bir süreliğine bile
olsa, hakikat yurduna gidinceye kadar dünyayı mekân edinmesine imkân tanımış
olur. Az bir şey mi? Daha ne olsun…
Söyleşi: Zahit Yakın / Eyl 20, 2013
Yorumlar
Yorum Gönder