Ana içeriğe atla

Batı Uygarlığının Krizi Edward Carpenter


Batı Uygarlığının Krizi / Edward Carpenter



Yusuf Kaplan

Carpenter ve öncü bir batı uygarlığı eleştirisi; bilim, toplum, tabiat ve tarih felsefesi metni



Aydınlanma’nın Hayallerinin Hayaletlere Dönüştüğü Alacakaranlıklar Zamanı...
Marx’ın Komünist Manifesto’suna, “Avrupa’nın üzerinde kara bulutlar kol geziyor” diyerek giriş yaptığı bir zaman dilimi... Sanayi Devrimi’nin fikrî ilhamını aldığı Aydınlanma düşüncesinin hayallerinin tam hızla ve tam gazla mekanikleşen ve makinalaşan bütün Batı Avrupa toplumlarında hayaletlere dönüştüğü alacakaranlıklar zamanı...
Sanayi Devrimi’nin kırdan kente yığınlar, kitleler hâlinde göçlerin yaşanmasına yol açtığı, insanların sadece çalışmak için yaşadıkları; sınıf savaşlarının, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin ve çatışmaların bütün bir Batı Avrupa çapında süratle yaygınlaştığı; insanın yaşama ömrünün ortalama 45-50 yaşlarına kadar düştüğü; kentlerin can çekişmeye başladığı, kentlerin varoşlarına sığınan kitlelelerin ise, bir dilim ekmeğe muhtaç oldukları; bütün bunların sonucunda, sanayileşen Avrupa’nın sosyal, ekonomik ve siyasî devrimlere gebe olduğu bir yok oluş mevsimi... Ethos’unu yitiren kitlelerin pathos’un eşiğinde kıvrandığı karabasan zamanları...

Ve Karşı-Aydınlanmacı Romantiklerin soluğu, bu kez -Ortaçağlarda, rönesanslar öncesinde olduğunun aksine İslâm coğrafyasını aşarak- Hint’te, Çin’de, Uzak Asya’da, hatta Afrika’nın içlerinde aldıkları bir arayış, bir umut yolculuğu zamanı...

Bir yandan, Avrupa sömürgeciliği ve emperyalizminin, bütün acımasızlığı ile tam bir dış patlama / “explosion” ürettiği; öte yandansa, Avrupa’nın içerden sosyal, siyasî, kültürel ve entelektüel hercümerce sahne olduğu ve tastamam bir iç patlama / “implosion” yaşadığı bir belirsizlikler, karamsarlıklar, nihilizmler ânı... Başka bir ifadeyle, Avrupa fikri’nin ve hükümranlığının Avrupa dışındaki kontrol ve kolonizasyon çabalarının dışardan büyük ve aşırı şişkin bir özgüven patlaması ürettiği; ama yaşanan siyasî, entelektüel ve ekonomik devrimlerin ise içerden bir özgüven kaybı zuhûr ettirdiği tastamam bir alacakaranlıklar zamanı...

Edward Carpenter, dışarda sömürgeciliğin, içerde zihnî ve pratik hercürmercin atbaşı gittiği, birlikte oluşturdukları işte bu çifte gerçeklikler dünyasının Avrupa’sının çocuğudur. Avrupa uygarlığının ürettiği maddî uygarlığın, bir yandan, bütün dünyayı sömürgeleştirmesinin, öte yandansa, Avrupalı toplumların iç dünyasını tahrip etmesinin sonuçlarını iliklerine kadar yaşayan ve bu çifte / şizofren gerçekliğin, Avrupa uygarlığını çözülmenin ve çöküşün eşiğine getirdiğini sezinleyebilen düşünürlerden biridir.

Faustçu ruhun ete kemiğe büründürdüğü Prometeci insanın “ateş”i eline aldığını, hem dünyayı, hem de Avrupa’nın “iç dünya”sını, ruh dünyasını ateşe verdiğini; bunun sonuçlarının Avrupa uygarlığının kendi kendine intihar etmesi şeklinde tezahür edeceğini bilfiiil gören ve Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte Avrupa uygarlığının tam da gücünün zirvesindeyken, -dışardan bir saldırı ile değil, insanı tanrısallaştıran seküler Avrupa fikrinin bizzat kendi içinde, insanın ruhunda açtığı büyük gedikler nedeniyle- bütün Avrupalı ulus-devlet imparatorluklarının birbirlerinin üzerlerine çullanmalarıyla yerle bir oluşuna, târumâr oluşuna kendi gözleriyle bilfiil tanık olan o alacakaranlıklar kuşağının en önemli düşünürlerindendir Carpenter.
İngiliz Sosyalizmi’nden Hint Mistisizmi’ne...
Carpenter, Türkiye’de türü veya benzeri olmayan bir toplum ve tarih felsefecisidir: Biraz, uzaktan da olsa, Nurettin Topçu’ya benzetilebilir. Nurettin Topçu, bu topraklarda ürettiğimiz medeniyet ruhundan ve medeniyet birikiminden, özellikle de tasavvufun Hallâc-ı Mansûr, Yunus, Mevlânâ gibi medeniyetimizin harcını karan, yapıtaşlarını döşeyen zirve isimlerinden, kurucu figürlerinden yola çıkarak bir toplum ve tarih felsefesi önermişti, genelde bütün bir külliyatıyla, özelde ise İradenin Davası ve İsyan Ahlâkı başlıklı kitaplarıyla.

Topçu’nun “sosyalizmi”, ideolojik anlamda bir sosyalizm değildi elbette; “Anadolu milliyetçiliği”ydi: Anadolu insanının ruhunu ve dinamiklerini oluşturan medeniyet kayağımızın bu ülkede düşünce, sanat, siyaset ve gündelik hayatta harekete ve hayata geçirilmesi önerisiydi onunkisi. Topçu’nun kalkış noktası, Anadolu insanı ve Anadolu toprağına ekilen tohumun ruhuydu; varış noktası ise, Anadolu insanının ruhunu oluşturan medeniyet tecrübemizin doruk noktalarında konaklayan tasavvufun zirveleri.

Carpenter’sa tastamam sosyalist bir düşünürdü: Engels’in müridiydi; İngiltere’nin sanayi kentlerinden Sheffield’deki işçi sınıflarının sorunlarıyla yakından hemdert olan biriydi: Birinci Sanayi Devrimi’nin sonunda Sheffield’de yaklaşık 100 bin gibi dev bir nüfustan oluşan işçi sınıfının yaşadığı gayr-ı insanî hayat şartlarına isyan ediyordu: Aynı yıllarda Namık Kemal’in Londra üzerinden hayranlıkla, keyfe keder ve bî-şuur seyre daldığı Avrupa uygarlığının rasyonel düzenliliğinin, dolayısıyla dış yüzeyinin Batı / Avrupa uygarlığının gerçek yüzünü aslâ yansıtmadığını Carpenter, Avrupa uygarlığının, Sheffield örneğinde iç yüzünü, modernliğin tabiatı tahrip etmesinin, insanın ruhunu, derûnî dünyasını tarûmar etmesinin sonuçlarını bütün gerçekliğiyle, Sheffield’deki insanların nefes almalarını bile zorlaştıran hava kirliliği ve işçi sınıfının gayr-ı insanî şartlarda sadece çalışmaya hüküm giyen, gece gündüz karın tokluğuna çalışan ve kendi deyimiyle “canlı cenaze”ye dönüşen insanın ölümüyle gözler önüne seriyordu.
Carpenter’ın bu kitapta geliştirdiği toplum, bilim, tabiat ve tarih felsefesinin birinci kaynağını, yine kendi ifadesiyle “İngiltere’de hayatı cehenneme çeviren, yaşanılamaz kılan, insanların nefes alıp vermelerini zorlaştırarak tam bir Kıyamet Günü’nü andıran karabasan havası”nın hâkim olduğu çağının İngiltere’si, yani İngiliz sosyalizmi oluşturuyordu: Carpenter’ın kalkış noktası, çağının İngiltere’siydi. İngiliz sosyalizmi, onun Fabian Derneği’nin ve İngiliz İşçi Partisi’nin kurulmasına öncülük eden kişiler arasında yer almasıyla sonuçlanmıştı.

Carpenter’ın ikinci ve asıl zihnî / rûhî kaynağını ise, varış noktası diye görebileceğimiz, 1880’li yıllardan itibaren yaklaşık on yıl kadar bir Hint bilgesinin, Gnani’nin dizinin dibine oturarak aldığı mistik tedrisattan ve tenvîrattan sonra Tagore’la, Whitman’la kurduğu yakın arkadaşlıklarının, Gandi’yle yazışmalarının teşekkül ettirdiği Hint mistisizmi oluşturuyordu. Carpenter’ın Hint mistisizminde ve düşüncesinde yaptığı keşif yolculukları, onun bir düşünür, yazar ve şair olarak en yaratıcı eserlerini ortaya koymasına imkân tanımıştı. İşte elinizdeki kitap, Carpenter’ın olgunluk dönemini oluşturan bu zihnî ve rûhî keşif yolculuklarının ürünü olan bir kitaptır.

Carpenter’ın bu kitapta Avrupa’nın ürettiği maddî uygarlığın kurucu temellerine ve bunların yıkıcı sonuçlarına yönelttiği köklü eleştiriler, kitabın yazıldığı zamanlarda sert tepkilere maruz kalmıştı/r. Ancak ilki 1889 yılında yapılan Carpenter’ın bu kitabının basımının, bütün eleştirilere rağmen 1921 yılına kadar sürekli olarak handiyse her yıl yenilenmiş olması, kitabın entellektüel çevrelerin dışında, geniş halk kitlelerinin ilgisine de mazhar olduğunun ve yaygın olarak okunduğunun bir göstergesidir.
Tarih Felsefecileri Kuşağının Öncüsü...
Carpenter, ülkemizde bilinmeyen bir sosyal/ist tarih felsefecisidir. Hem şahsî tecrübeleri ve yolculukları, hem de zihnî keşifleri, Carpenter’ın Aydınlanma’nın aşırılıklarının ve Birinci Sanayi Devrimi’nin sonunda kapitalizmin yıkıcı sonuçlarının Batı toplumları için olduğu kadar bütün dünya toplumları için de büyük felâketlerin habercisi olduğunu 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan felsefecilerden ve tarih felsefecilerinden oldukça erken bir zaman diliminde görmesini mümkün kılmıştır.

Bu açıdan Carpenter, geliştirdiği toplum, bilim, tabiat ve tarih felsefesi fikriyle, hem Spengler ve Toynbee gibi tarih felsefecilerinin habercisi olmuştur; hem de iki dünya savaşı sırasında pıtrak gibi biten tarih felsefecileri ile postmodern sürece ışık veya ayna tutan çağdaş sosyal teorinin gelişini haber veren öncü bir düşünürdür; bu nedenle de bu metni, pek çok bakımdan öncü bir metindir.
Kapsamlı Bir Batı Uygarlığı Eleştirisi Metni
Carpenter’ın bu kitabı, bir yandan Aydınlanma düşüncesinin entellektüel olarak, öte yandansa, sanayi devrimlerinin sosyal ve ekonomik olarak ürettiği pozitivizmin köklü bir fikrî ve felsefî, siyasî ve sosyo-ekonomik krizin eşiğine sürüklediği seküler Batı uygarlığının kökenlerine ve temellerine esaslı eleştiriler yönelten çığır açıcı ilk toplum, bilim, tabiat ve tarih felsefesi metinlerinden biridir.

Kitabın temel tezi, seküler Batı uygarlığının, insanın tabiatla ve derûnî hakîkatle birliğini ve bütünlüğünü bozmasının, insanı tabiattan, kendi benliğinden ve diğer insanlardan uzaklaştırdığı fikridir: Tabiatın inkârının, Avrupalı insanı ve Avrupa’daki hayatı mekanikleştirdiğini, bunun da her tür hastalığın zuhûr etmesine yol açtığını, Avrupalı insanı büyük bir anlamsızlık ve hiçlik denizinin ortasına fırlatarak hayaleti andıran kendi krallığında yapayalnızlaştırdığını haykırır Carpenter.

Bu, derin bir uygarlık krizinden başka bir şey değildir; ve bu uygarlık krizinin sonuçları ana başlıklar hâlinde şöyledir Carpenter’a göre: Batılı seküler insan, içinde tabiatın yer almadığı yapay, kuru, ruhsuz bir dünya yarattı ve kendisini bu dünyaya kapattı. Böylelikle tabiatı güzelleştirmek yerine tabiatı çirkinleştiren tek hayvan olarak tarihe geçti.

Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, tek sığınak ve tutamak olarak gördüğü bilimi putlaştırdı: Oysa bilim, dünyevî bilgi’den, yani sınırlı / zâhirî gerçekliğin bilgisinden başka bir şey değil/di ve başka bir yere götürmüyor/du insanı. Modern / seküler bilim, ahlâkı, değerleri, insanın duygu dünyasını, iç / derûnî hayatını, kısacası niteliği yok ederek, onun yerine niceliğin, dolayısıyla ruhsuzluğun hükümfermâ olmasıyla sonuçlanan insansız bir dünyanın eşiğine bırak/mış/tı Batılı insanı ve dolayısıyla bütün insanlığı.

Özetle, Carpenter’ın bu kitabı, hem seküler Batı uygarlığının dayandığı temel dinamiklerin daha berrak bir şekilde anlaşılmasını sağlayan; hem de küreselleşme süreciyle birlikte küresel araçlarla ve yollarla küre ölçeğine yayılan bu dinamiklerin insanlığı büyük anlamsızlıkların, ayartıcı bir izafileşmenin ve hiçleşmenin, yok edici kaosların ve çatışmaların eşiğine sürüklediği çağımıza ve çağımızın insanına önemli şeyler söyleyen ufuk metinlerden biridir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İsmet Özel’in Erbain Den Alıntılar

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor böylesine hazırlıklı değilim daha. Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum: Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda. Üç Frenk Havası 1. Capriccio Alum Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir ama Fanya Kaplan nasıl öldü diye sorarsak sanırım işimiz fazlasıyla ciddileşir. *** 2.Alum Cantabile Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını yerime yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılğının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı durmadanbeyaz bir aygırla taşardım derin göllerden bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara güneşin zekasıyla doymak isterdim kaba solgun kağıtlar sunardı şehrin insanı ban Tahrik yürek elbet acıyor esvap deği...

İsmet Özel

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?-Yaşama!-Ya bileydim?Yazar: MıydımHiç: Şiir . Münacaat Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves etti m gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak  fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademo...

Hatırı Sayılır Sözler

Hatırı sayılır sözler   Aşk ruhların çeşitli yaratıkların arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi demektir. İbnihazm * Gemisini kurtardığı için kaptan olmayı hak ettiğini düşünen kişiler bireyciliği göklere çıkardılar. Bunu yapmış olmakla da tarihteki en hastalıklı adlandırmayı gerçekleştirdiler. İsmet Özel * Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez onları alışmış oldukları tokluk öldürür İbni Haldun * Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak sanattır. Goethe * Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir. Düşünce özgürlüğünün olmaması insanların düşünememesidir. Jean-Paul Sartre * Yaratan'ın karşısına bunca büyük yapıtı okumamış olarak çıkmak düşüncesi beni çileden çıkarıyor. Oliver Wendell Holmes * Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır... Mayakovsky * Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar! / İnsan,  âl...