| Sinemanın Hakikati’ ve ‘Hakikatin Sineması |
Enver Gülşen, Külliyat Yayınları’ndan 2011 yılında çıkan ve sinemaya dair piyasada bulunan birçok kitaptan bakış açısı itibariyle farklı olan Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sinemasıeserlerinin yazarı. Bundan önce kendisini bazı internet sitelerinde genel algıdan farklı bir düzlemde yazdığı sinema
yazılarından tanıyoruz. Birinci kitap olan Sinemanın Hakikati, daha çok ayağı sağlam bir yere basmak maksadıyla sanatın, özelde sinemanın fikir ve düşünce dünyamızdaki yerini sorguluyor. Ve sanatı ne cihetlerle ele almamız gerektiğine dair denemeler barındırıyor.
Hakikatin Sineması isimli ikinci kitap ise birinciye göre daha özelleştirilmiş konuları inceliyor. Seçilen bazı filmlerin yazarın bakış açısına göre yorumu, yönetmen sinemaları gibi ufuk açıcı yazılarından oluşuyor. Yusuf Kaplan’ın da başından itibaren desteğini eksik etmediği bu eserleri genel manada sanatla, özel manada sinema ile ilgilenen kişilerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Biz de bu vesile ile iki değerli eseri sinema literatürümüze kazandıran Enver Gülşen ile aklımıza takılan soruları da içinde barındıran bir söyleşi gerçekleştirdik. Samimi ve içten cevapları için kendisine tekrar teşekkür ediyoruz.
Kitaplarınızda derinlemesine devam eden irfanî bir yolculuğu farkediyoruz. Tasavvuf, hakikat, sinema, rüya, sanat… vs. gibi bir çok konu hakkında denemeler var. Sinema sizce bu irfanî hakikatleri bulabilmek için yeterli bir araç mıdır?
--Bu çağda hakikat yolunun varlığını hissettirebilecek her şey değerlidir
Bana kalırsa hakikat, öyle “buldum” denilebilecek bir şey değil. Daha çok, yolunda olduğunuzu hissedebileceğiniz bir şey. Ama o yol, bir ufka doğru yürür. Yaklaştıkça yeni görünümleri, dalgalanmaları ile bambaşka boyutları ortaya çıkan bir ufuktur bu. Özellikle, benim “iplerin koptuğu çağ” olarak tanımladığım modern ve postmodern zamanlarda, “yolun” ve ufkun epey gözümüzün önünden çekildiğini düşünürsek, o yola sokacak, ya da o yolun varlığını hissettirebilecek her şey değerlidir.
Sanat, geleneksel dünyada, yani vahyin yönlendirdiği dünyada dinî deneyimle uzak değildi hiçbir zaman. Bizim geleneğimizde de, büyük arifler/âlimler aynı zamanda büyük sanatçılar, şairlerdi mesela. Ancak modern ve onun bir uzantısı olarak görülebilecek olan post-modern zamanlarda, vahiyle kopan bağların yeniden yeşertilmesinin sanat içinden bir yolunu bulmak gerekiyor. Sanat, burada dinin bir
alternatifi olarak değil, ama dinsel deneyimin “ön-hâllerini” yaşayabileceğiniz bir deneyim ve insana, sözünü ettiğimiz ufka doğru giden yolu gösteren bir biçim alıyor/alabiliyorsa, işte o zaman hakikat yolunda bir değer kazanır.
--Sinema, “sanatın duaya bürünmüş hâli” olma kapasitesine sahiptir
Sinemanın benim açımdan asıl değeri tam da bu kapasiteye sahip olmasındandır. Diğer tüm sanat dallarının imkânlarına sahip olan, ama onların hiçbirinin sahip olmadığı imkânları da, asıl özelliği olarak bünyesinde barındıran sinema, bu bakımdan, geleneğimizde “hâl dili” olarak tanımladığımız şeyi aktarabilmek açısından çok değerlidir. Bu “hâl dili” ne demektir diye düşünürsek, bence sinemanın ne yapabileceği üzerine de yeterli bir fikre sahip oluruz. Ben “hâl dilini” ister insan, ister diğer canlı varlıklar, hatta cansız varlıklarda olsun, bir “dua hâli” olarak düşünürüm her zaman. Her varlığın, Allah’ı kendi dilinde tesbih ettiği hakikatini, sanatlar içinde sinemadan daha derin algılayıp aktarabilecek hiçbir sanat dalı yoktur bana kalırsa. Sinema, sanatın duaya bürünmüş hâli olma kapasitesine sahiptir. Nasıl ki insan, duaya bürününce ve o duanın en derin anı olan secde anında egosunu yerle bir edip ruhunu yüceltiyor ve nefsinin tüm zincirlerinden kurtulup hakikat yolunda yürümeye başlıyorsa, tüm varlığın dua hâline açılabilen ve bir temâşâ hâline dönüşebilen sanat da, “varlığın duasına” tercüman olabilir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım “hâl dilinin” bir temâşâ olarak ve zaman içinde ân üzerinden ebediyetle bağ kurabilmesi sinema sanatını asıl değerli yapan şey. Bence sinemanın diğer her türlü “yatay boyutunun” dışında asıl düşünülmesi gereken özelliği budur.
Sinemayı, diğer sanat dallarındaki katmanlı yapılar gibi birkaç ana katmanda değerlendirmeyi tercih ediyorum. Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinde, İslam geleneğinde, Uzakdoğu hikmet geleneklerinde ve hatta modern çağdan geleneğe bakmaya çalışan düşünürlerde, genellikle sanatın birkaç ana katman içinde değerlendirildiği görünür. “Yüzeysel gerçeklik” diyebileceğimiz birinci katman,alegorilerle kurulan ikinci katman ve Farago’nun Dante ve Origen’den ilhamla “tinsel katman” olarak tanımladığı üçüncü katman… Ancak ben sinemanın katmanlarının belirlenmesi için, İslam geleneği ve tasavvufun da öncüllüğünde başka bir düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyorum.
--Dünya sinemasının “başyapıt” denilen çoğu filmi genelde ikinci katmanda kalıp ileri gidemedi
Sinemanın özellikle beş ana katmanla tanımlanabileceğini düşünüyorum. Bu katmanların her birisi, ara katmanlar içerdiği gibi, her yönetmenin/filmin bulunduğu birkaç katman olabilir. Ayrıca her üst katman, alttakileri en kâmil şekilde kapsar ve dönüştürür. Dünya sinemasının kahir ekseriyetinin ilk iki katman üzerinde inşa edildiğini söylersek, sinemanın “mevcut” ile “mümkün”ü arasında, henüz aşılması gereken epey yolların olduğunu daha net anlayabiliriz kanımca. Katlarda “yukarı” çıkıldıkça, rasyonel aklın neden-sonuç bağları ile belirlenen sınırlarından, gelenekselcilerin “entelektüel sezgi” dedikleri ve geleneğimizde “akleden kalp” olarak tanımlanan algı düzeylerine doğru hareket edilir. İşte bizi, sinemanın imkânları konusunda asıl ilgilendiren taraf da budur.
Sözünü ettiğimiz katlardan birincisi “hareket yüzeyinde” kalan ve “kasap dükkânı gerçekçiliği” olarak tanımlanabilecek olan düzeydir. Burada, sinemaya has bir özellik yoktur aslında. Edebiyatın, tiyatronun ya da diğer sanat dallarının çoğunun yuvalandığı bu düzeyde, film, konuşma ve hareketlere dayanır çoğunlukla. Hollywood’un veya dünya sinemasında ana akım içinde değerlendirilebilecek olan sinema tür ve biçimlerinin kahir ekseriyeti bu katta var olurlar.
İkinci kat, diğer sanatların çoğunun yapıtaşını oluşturan alegorilere yaslanan bir sinema dilinin inşâ edildiği kattır. Burada “ters” ve “yatay” bir sembolizmle siyasî, dinî, toplumsal alegoriler kurulur. Bu dil, rasyonel aklın sınırları içinde bir tür bilmececiliğe dönüşür. Yönetmen “mesajını” alegorilerin ardına gizlemiştir ve izleyiciden istenen, yönetmenin “sorduğu” ve “cevapladığı” bilmecenin cevabını bulmalarıdır. Dünya sinemasında, çoğu eleştirmen ve kuramcının “başyapıt” damgası vurduğu epey bir film ve onların yönetmeni aslında bu düzeyde kalan ve yukarı tırmanmakta başarılı olamayan film ve yönetmenlerdir. Godard’dan tutun da, Doğu Avrupa’nın ve SSCB döneminin toplumsal/siyasî alegorilerle taşlamalar ya da politik eleştiriler yapan sinemaları genellikle bu kat içinde yer alırlar.
İlk iki kat, İslam sanatı geleneğinin genellikle uzak durmaya çalıştığı bir “temsil” ve “tasvir” düzeyini temsil eder. Aristocu mimesis, bu iki katın da ana belirleyicisidir. Ancak eğer bir “hakikat sineması” tasavvuru mümkünse, bunun bu ilk iki düzeyde kalınarak inşâ edilemeyeceği de muhakkaktır. Mimesis, tasvir ve temsilden kaçmanın nasıl mümkün olduğu sorusu, bizim için bu kattan itibaren başlayan asıl meseledir. Dolayısıyla katlarda yukarı doğru çıkmak, hem kurmak istediğimiz İslam sanatı–sinema bağı
açısından, hem de sinemanın manevi bir enstrüman olarak hakikate giden yolu işaret edebilme imkânı açısından özellikle önemlidir.
--“Sonsuzluk deneyimi”, temâşâ katında başlar
Üçüncü kat, “temâşâ katı” olarak tanımlayabileceğimiz kattır. Burası aynı zamanda, İslam sanatının ana ritminin başladığı katman olarak özellikle değerlidir. Zira temsil ve tasvirin yavaş yavaş silinerek, temâşâ olarak deneyimin başladığı kattır burası. Zaman, ritm ve manevi bir kalp atışı olarak sinemasal dua bu katmanı oluşturur. Artık, insan ya da canlı bir varlığa dahi gerek duymayabilir sinema. Zamanın, rasyonel aklın sınırlarını aştığı ve akleden kalbin sezgisine kendini açtığı ebediyet deneyimidir burada sözkonusu olan. Artık temâşâ ettiğimiz şey, yeni bir hayatın pencerelerini de açar bize. “Sonsuzluk deneyimi”, tam da bu katta başlar. İlk iki kattaki hemen her deneyim “merkezcil” iken, bu kattan itibaren sinema “merkezkaç” olmaya başlar ve sinemanın asıl imkânları tam da burada ortaya çıkmaya başlar. Ebediyet, ân içine dürülmüş bir kâinat olarak burada kendini katman katman açmaya başlar. Temâşâ, akan her bir ân içinde hissedilen ebediyettir bu anlamıyla.
İkinci katın yatay ve ters sembolizmi, İslam sanatında da en güzel örneklerine denk geldiğimiz dikey sembolizme dönüşebilir burada. Rasyonel aklın bilmece çözdüren sembolizmi değil, bir hakikat şairinin, adeta ayan-ı sabiteden “gördüğü” eşyanın hakikatini gözler önüne seren bir sembolizm oluşabilir bu katta. Bizim sinema anlayışımızda, başyapıt düzeyi tam da bu katta başlar. İlk iki kat, sadece bu katta eriyebiliyorsa, kendini kalbin ritmine ve akleden kalbin derinliklerine açabilir. Dünya sinemasından örnek vermek gerekirse; Antonioni’nin bazı filmleri, Angelopoulos’un çoğu filmi,Tarr’ın ‘Satan Tango’dan sonraki birkaç filmi zaman ve ritm açısından; Paradjanov gibi yönetmenlerin çoğu filmi de “dikey sembolizm” açısından bu katta yer alırlar.
--Tarkovsky’nin durduğu yer sinemanın zirvesi değildir
Dördüncü kat, rüyanın temâşâına açılarak rüyayı temâşâ ettiren kattır. Bu rüya anlayışı, genellikle Freud gibi psikanalistlerin alegorik düzeye ait bir rüya anlayışının değil, bambaşka ve tümüyle ontolojik bir rüya anlayışının imlendiği kattır. İbn Arabî’nin hayâlin ontolojik mahiyeti üzerine yazdıkları ve tasavvuf geleneğimizde rüyanın anlam ve mahiyeti üzerine kurulan koskoca bir literatürümüz mevcuttur. Ve bana kalırsa, rüyanın ontolojik konumunun tespiti, sinemanın bir rüyaya dönüştürülmesinin “gerekliliği” üzerine son derece önemli bir tespittir. Rüyayı sinematografik düzlemde ve zaman ve mekânın boyutları üzerine inşâ eden düzey, rüyayı temâşâ ettiren ve mutasavvıfların “sadık rüya” adını verdikleri bir rüya düzeyinin izleyicinin rüyasıyla buluşmasına vesile olan bir şeydir. Sinemanın asıl imkânı ve “mümkün” ile “mevcut” arasında devasa farkın, üzerinden kapanabileceği köprünün ima edildiği kat burasıdır. Bergman, Paradjanov, Bresson,Sokurov gibi yönetmenler bu kata arada bir girerler ama genellikle bu katta kalıcı olamazlar. Bizim sinemamızda Semih Kaplanoğlu’na verdiğim önemin film sanatı açısından asıl sebebi, bu kata, yukarıda saydığım yönetmenler kadar sık girip çıkabilme kabiliyetinin dışında, bu katta kalıcı olmak konusunda müthiş umut vermesidir. Benim nazarımda Tarkovsky, bu katın tüm dünya sineması içinde tek müdavimidir. Bu katta şimdiye kadar “kalıcı” olabilmiş bildiğim tek yönetmen… Ancak özellikle belirtmem gerekiyor ki, bu kat sinemanın “zirvesi” değildir. Zaten zirvesi olsaydı, sinema üzerine düşünmenin, Yusuf Kaplan’ın sıkça ifade ettiği gibi, pergelin bir ucunu muhkem noktamıza koyarak, tüm gelenekleri, düşünceleri ve çağları seferber ederek kendi çağımıza bir şey söylemenin bir gereği olmazdı. “Tarkovsky sinemayı bitirmiş” der ve sadece onun analizine soyunurduk…
Sinemanın Hakikati kitabınız ile Hakikatin Sineması kitabınız arasında kendi iç dünyanızda nasıl bir ayrım yaptınız? Daha doğrusu böyle bir ayrım var mı?
Aslında o yazıların hepsi belirli bir bakış ve düşünceyle yazılan ama birbirlerinden ayrık yazılardı. Yusuf Kaplan’ın, onların bir araya gelip anlamlı bir bütünlük kurması bakımından katkısı çok oldu. Yazıların iki kitaba ayrılması ve her kitabın içeriğinin düzenlenmesi Yusuf Hoca’nın çalışmaları sonucu olmuştur. Ve ana düşünce, önce “pergelin ucunu koyacağımız muhkem noktayı” tespit etmek, sonra oradan hareketle önce düşünce, sanat ve edebiyatta bizim bakışımızla bir yolculuk yapıp, “o bakışı sinema özelinde nasıl uygulayabiliriz” sorusunun cevabını aramaktı.
--İki kitabın da temel işlevi bir başlangıç olması
İlk kitap, önce o “muhkem noktayı” tespitle başlıyor; sonra düşünce, felsefe, edebiyat, sanat ve gelenekler arasında bir yolculuğa soyunma niyetiyle devam ediyor ve “sinemaya bu muhkem noktadan nasıl bakabiliriz” sorusunu sorarak noktalanıyor. İkinci kitapsa, sinema yönetmen ve filmleri özelinde, kurmaya çalıştığımız bakış noktamızdan bir yürüyüş gerçekleştirmeye çalışıyor. Doğrusu iki kitap içine giren yazılara bugünden bakınca, “bugün olsa o yazıyı öyle bırakmaz ya da kitaba koymazdım” diye düşündüğüm epey bir yazı var. Zira eksikleri, unutulmuşlukları olan ve eskiden yazıldığı için o dönemlerdeki eksik ve yanlışlarımı da barındıran yazılar var her iki kitapta da… Ama sonuçta bu bitimsiz bir şey. İnsan yazdığı şeyleri, birkaç yıl sonra bile çok yetersiz, dahası gereksiz görebiliyor. Bir başlangıç yapmak gerekiyordu, bundan sonraki eserler için bir yol haritası çizmek için. Bu iki kitabın temel işlevi bu oldu benim için.
Hakikatin Sineması daha çok filmlerin tahlillerini barındırıyor. Bu, insanlara sınırlı bir bakış açısı mı sunuyor? “Yoksa bir de bu pencereden bakın” hissini mi uyandırıyor? Ya da kısaca tahlillere ihtiyacımız var mı?
İkinci kitapta benim asıl önemsediğim kısım kitabın ilk yarısıdır aslında. Kaplanoğlu, Tarkovsky, Mecidi, Bergman, Bresson, Paradjanov, Sokurov, Haneke, vs.’ye bakmaya çalıştığımız kısımlar… Zira o yönetmenlere, kendi amacımız doğrultusunda ve “yolumuza nasıl devam edebiliriz” sorusunu sorarak, yönetmenin kendisini ya da filmlerini tahlil etmekten çok, onlarda kendi düşüncemiz için nasıl bir çıkış noktası bulabiliriz niyetiyle baktık. İkinci kitap içinde elbette “tahlil” olarak değerlendirilebilecek yazılar var. Ancak kendi şahsıma niyetim “film tahlili” yapmak olmadı hiçbir zaman. Her sanat eserini bir soru ve bir çıkış noktası olarak görerek “sinemayla düşünmeyi” tercih ettim. Yani sinema,
eleştirmenlerin yaptığı gibi kendi içine kapalı bir sistem ya da en fazla yatay düzlemde bir “telkin mekanizması” olarak değer kazanmadı benim için. Benim için insanlığın bu durumunda ortaya çıkan ve felsefeden de, diğer tüm sanatlardan da “düşünmenin bizcesine” çok daha yatkın/yakın bir şey olarak önem kazandı sinema.
Biraz daha açayım: “Film tahlili” denen şey sinema eleştirmenliği denen bir “meslek” dalının işi… Buraya, amiyane tabirle “felsefesiz/hikmetsiz film alanı” diyorum ben. Bir de ikinci alan var ki, o alana da “filmsiz düşünce alanı” (ama yine hikmetsiz) diyorum. Bu iki alandan birincisi film eleştirmenlerine, ikincisi ise sinema akademisyenlerine ait bir alan genel olarak. Kendi şahsıma yapmak istediğim şey, film ile düşünce/hikmet alanını, “mümkün” üzerine düşünerek ve tüm düşünce, sanat ve gelenekleri seferber ederek “tevhid etmeye” çalışmak. Elbette bu ufkun, şu an için yaptıklarımdan çok uzak bir şey olduğunu biliyorum. Ama en azından amacımızın böyle bir şey olduğunu söylememiz gerekiyor. Yoksa ne akademisyenlerin çoğunda olduğu gibi “kuram hafız veya acenteliği”, ne de eleştirmenlerde olduğu türden bir “film oburluğu” çok fazla umurumda.
Sorunuza tekrar gelirsek; yazılarımı okuyan hiç kimseye “bir de şuradan bakın” demeyi tercih etmiyorum aslında. Daha çok bir kalp bağı kurmak amacındayım. Zira entelektüel bağın geçici ve “nefsî”, kalbî bağın ise kalıcı olduğunu düşünenlerdenim. Yazılarımda herhangi bir yönetmen, film ya da düşünce hakkında hissettiğim anlık bir heyecanın ya da temizlenme hissinin okuyana geçmesi ve onda bir başka temizlenme olarak karşılık bulması önemlidir benim için. –Yine yaptığımız şeylerin henüz oradan çok uzak olduğunu bilerek– bir şeyi eklemek isterim. Yazının kendisi bir başka sanat eseri haline dönüşemiyorsa ve kaskatı bir “analiz” halinde buluyorsa kendini, bence dünyaya ve kalplere söyleyebileceği çok şey olmaz o yazılanların.
Türk sinemasını dünya sinemasına göre nerede görüyorsunuz? Neye ihtiyacımız var?
Türk sinemasında, benim için şimdiden dünyanın en önemli yönetmenlerinden birisi olmuş olan Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenler var. Ancak, mesela Kaplanoğlu’nun sinema anlayışının Türk sinemasında
diğer yönetmenlere de sirayet eden bir “gelenek” haline dönüşmesi için henüz önümüzde alacağımız epey yol var sanıyorum.
Bu arada “dünya sineması” derken elbette çok farklı sinema yapı ve geleneklerinden bahsediyoruz. Bu soru çok çetrefilli bir soru. Zira mesela bugün Rus sineması diye çoğumuzun tek bir torbaya atıp övdüğümüz bir sinema olduğunu da düşünmüyorum ben. Tarkovsky ve Dovjenko mu Rus sineması;Eisenstein, Pudovkin, Kuleşov mu; yoksaMikhalkov, Konchalovski ya da Gerasimovmu? Bunları aynı torbaya atmak ne kadar imkânsızsa, Türk sineması denerek mesela Kaplanoğlu ile Taylan Kardeşleri aynı torbaya atmak olmaz. Aynı şeyler bence tüm ülke sinemaları için geçerlidir. Ancak elbette kimi düşünce akımları ya da “gelenekler” belirli çizgileriyle bir sinema akımı yaratabiliyor. Ekim Devrimi sonrası Sovyet propaganda sineması gibi… Ama doğrusu benim sinemada aradığım ya da önemsediğim şeyler bunlar değil.
“Neye ihtiyacımız var?” sorusu bence çok önemli. Yukarıda özellikle sinemanın katlarını anlatırken, özellikle üçüncü kat ve sonrası için bizim geleneğimizle kurulabilecek bağların, sinemamıza da büyük etkisinin olacağını düşünüyorum. Ama açıkçası, daha çok yakın zamandaki tartışmalardan da anlayabileceğimiz gibi, Türkiye’de “kültür/sanat/sinema iktidarı” olan kesimlerin imkânlarıyla, yetenek ve birikimlerinin ters orantılı olması, Türkiye sinemasının önündeki en büyük engel bence. Zira bugün iktidar olan ve sözünü ettiğimiz “geleneği” kullanma potansiyeli açısından en uygun görünen siyasî iktidarın bile, gerek Kültür Bakanlığı’nın yaptıkları/yapmadıklarıyla, gerekse de sinemaya / sanata bakış açısıyla o geleneği hiç de kullanamadığını, hatta tam tersi şekilde bildik kültür/sanat/sinema iktidarını teyit edip güçlendirdiğini tespit etmeliyiz. Kültür Bakanlığı’nın çoğu icraatlarına bakarsak ne dediğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz.
Saf şiir sadece film sanatıyla mümkün!
Güncelleme: 16:00, 23 Mart 2012 Cuma
Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması adıyla iki önemli kitabı sinema literatürümüze kazandıran Enver Gülşen’le bir söyleşi gerçekleştirdik. İlk kısmını dün yayınladığımız söyleşide Gülşen, gelenek ve birikimimize bakarak bizdeki sinema anlayışını beş katmanlı bir şekilde izah etmiş, genel olarak filmlerin ve yönetmenlerin ilk iki katmanda durduğunu, asıl önemli olanın ve hakikate götürücü aşamaların sonraki aşamalar olduğunu söylemişti. Dünya ve Türk Sinemasından verdiği örneklerle de konuyu somutlaştıran Enver Gülşen sinemada dayanacak muhkem noktamızın neresi olması gerektiğini de işaret etmişti. Söyleşimizin ikinci kısmında da, Gülşen’e, verdiği cevapların satır aralarını iyi okumamız gereken sorularımızı sorduk. “Hemencecik bulmanın şehveti”, film analizleri hakkında ne düşündüğü, “amaç olan ümmilik”, “saf şiir”in ne ile mümkün olduğu ve edebiyat uyarlamaları bu söyleşimizde…
Vizyon filmlerini takip eder misiniz?
İzlediklerim de vardır izlemediklerim de. Ancak en azından şu an gösterimde hangi filmler var diye takip ederim. Ama mesela belirli bir “tür” içinde yer alan –korku, komedi türleri gibi– hiçbir filmi izlemediğimi söyleyebilirim. Bir de sanırım çok uzun yıllara dayanan bir film izleme ve filmler üzerin(d)e(n) düşünmealışkanlığı ile, izlenebilecek filmleri büyük bir yüzde ile “doğru” olarak tespit edebildiğimi düşünüyorum.
Çevrenizdeki kişiler sizden tavsiye ister mi? Telkinde bulunduğunuz olur mu?
Filmler ve kitaplar açısından, “okursanız ya da izlerseniz iyi olur” diye öneride bulunduğum film veya kitaplar oluyor elbette. Ama “telkin” hiç yapmadığım bir şey. Sonuçta her kalbin yolculuğu “biricik” ve diyelim ki izlenmesi “gereken” çok büyük bir film var. O film, o biricik yolculukta kendini izlettireceği zamanı buluyor zaten. Bana düşen sadece öyle bir şeyin varlığından haberdar etmek oluyor arkadaşlarımla ilişkilerimde…
Bir filmi izlerken nelere dikkat edersiniz?
Bu internet çağında unutulan bir şey var maalesef. Film, sinema perdesinde izlenir, izlenmelidir. Elbette tüm filmleri perdede izleme imkânımız olmuyor. Zaten dvd, vs. arşivlerini de onun için tutuyoruz. Ama perdedeki deneyimle tv ya da bilgisayar başındaki deneyim aynı şey değildir. Öncelikle bunu, bugün kendiyle “sinefil” diyerek gurur duyan, ama doğru düzgün sinemaya hiç gitmemiş olan genç neslin anlaması gerekiyor. Yıllarca genellikle kötü seçimlerden oluşmuş İstanbul Film Festivali gibi festivalleri izlemek için büyük fedakârlıklar yapma sebebim de budur. Sinema bir ortamdır ve filmin ruhu ile sinemanın ortamı arasında genellikle kopmaz bağlar mevcuttur. O bağları sinema perdesi dışında, sadece aşk haliyle izlenen filmler karşılayabilir. Yoksa diğer tür izlemelerin hepsi eksik kalacaktır.
--Aslolan filmden sonra hissedeceğim “bütünlük duygusu”
Ancak sorunuz bir filmi izlerken, o filmin detaylarına dikkat edip etmediğimse, şunu söyleyebilirim: Film izlerken film arasında asla not almam. Filmi bölmemek ve bütünlüğü içinde izlemek çok önemlidir. Filmin akışına kendimi bırakırım. Araya konulmuş olması muhtemel “bilmeceleri” çözmek için bir çaba da sarf etmem. Benim için, filmin tüm ayrıntılarının, “analitik musalla taşına” yatırılarak “parçalarına ayrılması” değil, o filmi izledikten sonra hissedebileceğim “bütünlük duygusu” önemlidir. Mesela yazı yazarken de filme tekrar dönüp detaylarıyla filmin o kısımlarını tekrar incelemek yerine, zihnimde oluşmuş olan görüntüsüyle ilgilenmeyi/yetinmeyi tercih ederim. Yanlış da olsa, benim için asıl önemli olan budur. Zira filmi analiz etmek biricik değildir. Binlerce insan zaten yapmıştır onu. Ama sizin deneyiminiz özeldir ve önemli olan o deneyimin ifade edilmesi ve başkasının da benzer deneyimler yaşaması için teşvik edilmesidir.
İnternet sinemanın neresinde? İnternetle ilişkiniz ne düzeyde?
İnterneti elbette oldukça sık kullanıyorum. Sonuçta günümüzün en önemli bilgi kaynaklarından... Ancak temkini de elden bırakmamak lazım bence. Sonuçta değerli olduğu yönlerden çok daha büyük bir çöplük de aynı zamanda internet. Mesela bildik sözlükler… Genç neslin “hap bilgi” ihtiyacını karşılarken, aynı zamanda onların tefekkür, tezekkür ve temâşâ zevklerini bitirerek, onları birer kibir mahsulüne çevirme potansiyelleriyle çok “tehlikeli” buluyorum bu sözlükleri…
İnternette bloglarda vs. yayımlanan yazılardan bahsediyorsanız, evet bence bu alternatif bir yönelim olarak önemli. Ama diğer basın organları gibi güç ve iktidarla ilişkinin getirdiği sarhoşluklara ya da kurumsallaşmanın aynîliğine dönüşmedikleri sürece…
--Bugün internet “yolda olmanın” ve “aramanın” zevkini bitirdi
İnternetin bir de şöyle bir özelliği var. Mesela elimde bir dvd/vcd arşivim vardır. Oldukça büyük bu arşivi oluşturmak için yıllarımı vermem gerekti. Ve bu, hiç de azımsanmayacak maddi harcama gerektirdi. Her ay aldığım maaştan belirli bir kısmı buna ayırırdım mesela. O filmleri bulmak, ya da bir festivalde izlediğiniz, ama aklınızda hayâl meyâl kalmış bir filmin dvdsini aramak, kendisi başlı başına bir tefekkür yolculuğu olan bir zevk demekti benim için. Bugün internet insanlarda “yolda olmanın” ya da “aramanın” zevki denebilecek olan o zevki bitirdi. İnsanlar bir film mi izlemek istiyor. İnternette bir sürü yerden o filmin divx versiyonunu bulup hemen o gece hızla izleyebiliyor. Bu, o filmi bir tüketim nesnesi haline dönüştüren bir süreç. Ya da “ne kadar entelektüel olduğumuzun” gösterileceği bir övünme aracına…
Sinemanın insanları yönlendirebileceğini düşünüyor musunuz?
“Yönlendirme” kelimesini pek sevmiyorum. Benim sinema ya da genel olarak sanat için kullanabileceğim tabir “ufku göstermek” olabilir. Sinema, evet insanlara kaybettikleri ufkun en azından bir ışıltısını gösterebilir. O ışıltının mahiyetini ve varlığını bulmak yine insanın kendi tefekkür yolculuğunda yatıyor. Işıltıyı gösterme imkânı ile bana kalırsa felsefeden de diğer tüm sanatlardan da çok daha değerlidir sinema.
Genel olarak kitaplarla aranız nasıl?
Kitaplarla aram epey iyidir. Çok yönlü, çok katmanlı bir okuma pratiğim vardır. Genellikle aynı zamanlarda, paralel okurum. On, on beş kitap hep elimin altında olur. Ve bazısını hiç bitirmeden bıraktığım ya da çok sonraya “zamanı geldiğinde tekrar elime almak üzere” bıraktığım da olur. Mesela sinema veya sanat üzerine yazıyor/düşünüyorsanız tasavvuf üzerine yazılmış bir kitap ya da bir şiir size sinema üzerine okuyacağınız bir kuram kitabından çok daha geniş bir ufuk açabilir. Yine Yusuf Kaplan’ın deyişiyle, eğer pergelimizin ucunu muhkem noktamıza dayayacak ve tüm çağları, gelenek ve düşünceleri pergelin diğer ucuyla dolaşacak ve muhkem noktamıza akıtacaksak, okuma pratiğimiz de buna uygun bir yapıda olmalı.
Ancak özellikle belirtmem gereken bir şey daha var: Fuzuli’nin “aşk imiş her ne var âlemde; ilm bir kıyl-ü kâl imiş ancak” mısralarındaki türden bir ümmilik olmalıdır amacımız. Ümmiliğin aşk ile buluştuğu bu kemâl noktasına gelinceye kadar, en azından o yolda, sırtımızdaki heybede taşımaya mecbur olduğumuz kitaplarla yaşamak sorundayız. Paradoksal bir şey gibi görünüyor ama ümmiliğin, kitaplardan ya da bilmek deneyiminden geçmeyecek başka bir yolunu henüz ben bilmiyorum.
Kitapların sinemaya uyarlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Hiç izlemediğiniz filmin kitabı varsa ve o kitabı da okumadıysanız hangisini tercih edersiniz?
Romanlardan ya da öykülerden bahsediyorsunuz sanıyorum. Doğrusu edebiyat ile sinemanın imkânlarının çok farklı olduğunu düşünen birisi olarak, eğer “edebiyatın parantezi içinde” kalınacaksa hiçbir filmin o edebiyat eserinin ruhunu aktarabileceğini sanmıyorum. Bir romanı (mesela bir Dostoyevski romanını) sinemaya uyarlayacak olan yönetmen, dilin değil ruhun peşinde olmalıdır. Ancak roman uyarlamaları genellikle tam tersini yapıyor. O yüzden çok büyük yönetmenlerinkiler dâhil (Kurosawa’nınBudala uyarlaması “Hakuchi” geliyor hemen aklıma) genellikle büyük romanlardan yapılan uyarlamalar, roman altında eziliyorlar.
--Saf şiir, sadece ve sadece film sanatıyla mümkün
Romanın ve filmin iki farklı şey olması gerekiyor sonuçta. Diyelim ki hiç okumadığımız bir büyük roman var ve o romanın bir uyarlaması film olarak çıktı. Tercihim her ikisini de farklı gözlerle izleyebilmek/okuyabilmek olurdu. Ama genellikle roman okur gibi “okunduğu” zamanlarda, filmin herhangi bir değerinin olduğunu düşünmüyorum. Ancak özellikle belirtmem gerekiyor ki; ben film sanatını edebiyattan daha “alt seviyede” görmediğim için; hatta tam tersi saf şiirin sadece ve sadece film sanatıyla mümkün olduğunu düşündüğüm için, filmin uyarlandığı bir romanın altında ezilmesini, roman sanatının film sanatına üstünlüğüne değil, sinemanın imkânlarının farkında olmayan yönetmeninin hatasına yoruyorum.
Ama mesela “Ejderha dövmeli kız” tipi güncel romanlardan uyarlanan ve çok popüler olan filmlerden bahsediyorsanız, zaten hangisini okuyup izleyeceğiniz (izlemeyeceğiniz) çok fark etmez bence. Zira her iki türü de piyasa şartlarında şekillenmiş şeylerdir bunların. Hangi hapı önce yutacağınızın burada çok fazla önemi yok bence.
Sayın Enver Gülşen’e bize zaman ayırdığı için teşekkür ederiz.
Dunya Bizim / Bekir Arslan konuştu
Yorumlar
Yorum Gönder