“İnsanlara eğlence
vaat etmiyorum, muğlaklık vaat ediyorum.”
Zeki Demirkubuz
Bu yılın en çok merak edilen Türk filmlerinden Yeraltı 13
Nisan’da vizyona giriyor. En son 2009’da Kıskanmak filmiyle
karşımıza çıkan Zeki Demirkubuz; Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının
serbest bir uyarlaması olan filmde, Ankaralı bir memurun yalnızlığı üzerinden
insanoğlunun çelişkilerine bakıyor. Demirkubuz’laYeraltı’ndan yola
çıkarak Dostoyevski sevgisini, insanın çıkmazlarını ve “kötülük”e bakışını
tartıştık.
"Yeraltından
Notlar’a insanlığın el kitabı, sözlüğü gibi bir anlam yüklüyorum. Yeraltından
Notlar’ın her cümlesi ayrı bir kitap konusudur. Bu açıdan da Dostoyevski’nin
bütün kitaplarından daha güçlüdür."
Not: Bu söyleşi filmle ilgili gelişmeler hakkında bilgi
vermektedir.
Sıkı bir Dostoyevskici olduğunuzu, hatta onu kardeşiniz
gibi gördüğünüzü söylüyorsunuz. Dostoyevski’nin diğer eserleri yerine, Yeraltından
Notlarıtercih etmenizin özel bir sebebi var mı?
Dostoyevski hikâyeleri ya da romanları arasında film yapma
arzu ve isteğimin en zayıf gözükeniydi Yeraltından Notlar. Uzun
zamandır Budala’yı çalışıyorum, Suç ve Ceza’yı da çok
eskiden beri çalışıyorum, yedi-sekiz versiyon yazdım. Zaman zaman Karamazov
Kardeşler’e yoğunlaşıyorum. Tabii bunlarla birlikte bir de kendi
senaryolarım, hikâyelerim olunca insanın bayağı kafası karışıyor. Bu kitabın
daha soyut bir yanı var. İki üç sene önce Bekleme Odası’nın
devamını çekme düşüncesi oluştu. Bekleme Odası’ndaki yönetmenin
beş, on yıl sonrasını çekecektim. Asistanıyla evlenmiş, çocukları olmuş ama
adamın kafası hâlâ aynı çalıştığı için eşinden ayrılmış, ilişkileri çocukları
yüzünden devam ediyor. Adam biraz sertliğini kaybetmiş, yumuşamış, hatta biraz
komikleşmiş, her şeyi ve kendini alaya alabilen biri olacaktı. Fakat bunun
ayarını bir türlü bulamıyordum, ciddiyetle mizahi tonların ağır bastığı bir şey
arasında gidip geliyordu. Filmde eşim Nurhayat, ben ve kızım Yazgı oynayacaktık;
kendi deneyimlerim üzerinden trajikomik bir film yapma düşüncesiydi. Bunlar
üzerine derinleştikçe, insanlık durumlarıyla ilgili düşündükçeYeraltından
Notlar’ı hatırlamaya başladım. Tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Okuduğumda
kitapta o güne kadar fark etmediğim başka şeyler görmeye başladım ve bu beni
daha çok heyecanlandırdı. Bir işe başlayıp bitirdiğim zaman bunu klâsik bir iş
gibi görmem, bu sanatta büyük handikaptır. Yaparsın, yıllarca emek verirsin en
son aşamada çöpe atabilirsin, bunu yapabilmek lazım. Bıraktım öbür işleri
ve Yeraltı’na yöneldim. Çünkü mesele olarak daha çok şey sunabilme
imkânı vardı. Yeraltından Notlar’a insanlığın el kitabı, sözlüğü
gibi bir anlam yüklüyorum. Dolayısıyla film yapma konusundaki bütün riskleri de
barındıran bir şeydi bu. Çünkü Yeraltından Notlar’ın her cümlesi
ayrı bir kitap konusudur. Bu açıdan da Dostoyevski’nin bütün kitaplarından daha
güçlüdür. Böyle bir duygu oluştu ve bu duygu araya bir yaz girmesine rağmen
bırakmadı beni. Böyle bir duygu yazın da devam ediyorsa, o yazın telaşında ve
gündelik hafifliğinde de kendini unutturmuyorsa bir değeri vardır. Ondan
sonraki kışla birlikte, iyice yükseldi bu duygu. Bu hikâyenin duygusu biraz
kıştır. Havalar kapanıp kasvet çöktükçe o duygular artıyor nedense. Filmin ilk
versiyonunda adam yine yönetmendi, sadece hikâyeyi değiştirmiştim. Ama sonra bu
süreç anakronik bir biçimde ilerleye ilerleye hikâyenin gücünü artırmak,
izleyicide oluşabilecek öznellikleri gidermek duygusuyla birlikte karakter
Ankaralı bir memur olmaya doğru kendiliğinden gitmeye başladı.
Seyircinin
de empati kurabileceği bir karakter Muharrem.
Hem empati kurabileceği hem de bana çok büyük alanlar açmaya
başladı bu tercih. Mesele öz olarak aynı. Bir meseleyi entelektüel bir yönetmen
üzerinden başlayıp, Ankaralı memura da inandırıcı kılabilme öğretici bir şeydi
benim için. Fakat sinemanın edebiyata ve yazıya göre sorumlulukları daha
nettir, açıktır ve risklidir. Bir şeyi göstererek anlatmaya çalıştığında
gerçeklik duygusu, inandırıcılık meselesi daha acımasızlaşır. Aslında
herkesteki ilk fikir şu, Yeraltından NotlarDostoyevski’nin
filmleştirilmesi en zor kitabıdır. Bu ilk açıdan bakıldığında doğru fakat çok
derinine girdikten sonra ben tam tersi bir şey gördüm. Kitabın ikinci bölümünde
iki tane çok sinematik olay var: Omuz çarpma ile başlayan aşağılanma hikâyesi
ve yemekteki aşağılanma hikâyesi. Birinci bölümde ise bu olayların anlam ve
içeriğine dair inanılmaz önemli bir yazı var. Bütün bunları
düşündükçe o küçücük kitap dev bir olanak haline geldi. Bu kadar felsefi ve
tanımlayıcı bir metni sinemaya yansıtmanın handikaplarından kurtulmak için bir
tek şunu yaptım; son beş altı ay tamamen unuttum kitabı, hiç bakmadım ve
inanılmaz bir eliminasyona tabi tuttum. Bütün büyük lafları yavaş yavaş atıp,
onlara karşı soğuyup, yabancılaşıp tamamen kendi gözlemlerime, gündelik
hayatıma, bende bir duygu uyandıran, empati kurabildiğim olaylara yoğunlaştım.
Muharrem’i insan kılacak, gerçek kılacak şeylere ağırlık vermeye başladım. İşte
o kül hikâyeleri, televizyonla konuşma, yumurta yapma, akşam işten çıkınca ne
yapayım kaygısı… Bunu yapmadığım takdirde ortaya soyut düzeyde, geveze bir film
çıkma ihtimali vardı. Böyle anakronik bir biçimde gelişti diyebilirim.
Diyaloglar daha azdı önceki filmlerinize göre. Yeraltı’nda
görüntü daha ön plânda sanki.
Ama yemek sahnesini düşünürsek, orada diğer filmlerden daha
çok diyalog var. Diyalogların az ya da fazla olmasının benim için bir önemi
yok. Hikâyenin, kahramanlara yüklediğim kişiliklerin bir sonucudur tercihlerim.
Bu gevezelik yaparak da olabilir, sessiz kalarak da.
Biçime biraz daha önem verdiğiniz söylenebilir mi?
Görüntüler, mekânlar, ışık mesela…
Aslında
çok da değil. Bu filmde diğer birçok filmlerimde kullandığımdan daha az,
neredeyse sıfıra yakın ışık kullandım. Ama dijital çekmenin verdiği imkânlar
çok büyük; hem sabır hem de zaman konusunda. Benim de zaman içerisinde daha
olgun, tez canlılığımı denetleyebilen bir adam olmamın da etkisi oldu. Ama
böyle görünmesinin en büyük nedeni aslında sinemadaki teknolojik seviye. Bugün
ülke sinemalarında biçim denen şeyin ciddi bir kısmının ülkelerin teknolojik
imkânlarından kaynaklandığını da söylemek lazım. Bu filmi dünyanın en iyi
kameralarından biriyle çektim, en iyi “color” programlarından biriyle çalıştık.
Dolayısıyla böyle bir film çıktı ortaya. Masumiyet bu
imkânlarla çekilseydi benim en güçlü, sinematografik filmim olabilirdi. Ama ben
estetiği ve fotoğrafı sinemada kendinden menkul bir şekilde kullanmaktan ve
göstermekten nefret eden biriyim.
Biçim adamın yalnızlığını, hayatını da yansıtan bir şey
olmuş aynı zamanda.
Artık daha sakin ve biraz da zamanın, yaşın etkisiyle, bir
şeyi anlatmak için gereken mesafe ve vicdan duygusunun kendi açımdan daha
olgunlaştığını düşünüyorum. Bu biraz da hikâyenin getirdiği bir şey, biçimi belirliyor
bir bakıma.
Nedensizlik girdabında kendi içine düşen ve burada
bataklığa saplanan bir adamın hezeyanını anlatıyorsunuz. Aslında biraz da
mecburiyet belki görüntüler ve ışık üzerinden anlatmak?
Evet, onun başka bir yolu yok. Bunu başka türlü zaten
çekemezsiniz. O adamın çalışacağı iş yeri, o sokaklar, evin içi aşağı yukarı
böyle olur. Ama ben teknik süreçten iyice kurtulup baktığımda mekânlar,
kostümler, sokaklar itibariyle o adamın hayatında olabilecek düzeyde bir kirin
gözüktüğünü düşünüyorum
Buradan hareketle filmin sonunda Muharrem’in evini
yıkması, kendi kişisel yıkımını simgeliyor diyebilir miyiz?
İlk bakışta böyle düşünülebilir. Fakat ben o konulara böyle
düşünülebilecek bir alan açmama rağmen özünde başka türlü bakıyorum. O sahneyi
düşünürken ve çekerken bu dediğin benim aklıma hiç gelmedi, senin söylediğin
hezeyan da… Ben bunları gerçeklik duygusunun içinde ele alıyorum, aksi takdirde
bu hikâyenin herhangi bir vicdanı kalmaz. Seyircide marjinal bir şey izliyorum
duygusu yaratır ki ben bunun için asla film çekmem. Benim için neydi diye
sorarsanız, en basit haliyle şu: Ben duygusu denilen şeyin ölçüsünü
kaçırdığımız zaman ve bu ben’imizle kurduğumuz ilişkiyi derinleştirdiğimiz
ölçüde bunun tahribat dışında başka bir yolu yok. Ben bu filmi şöyle bir
düşüncenin sonucunda çektim; insanın, insanlığın en tarihsel mücadelesi kendi
ben’ine karşı olan mücadeledir. Bütün dinlerin, ideolojilerin, geleneklerin,
kültürlerin bu ben’i terbiye etmek, hayatımızda yarattığı acıları ve neden
olabileceği tahribatı önlemek çabasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını
düşünüyorum.
Son sahnede egosu yükseldiği için mi öyle davranıyor?
Egosu yükseldiği için ve kendinden kurtulamayan, dışarıya
bakamayan, artık başkalarını göremeyen, kendisiyle ve ben’iyle o denli bir bağ
kuran biri olduğu için. Başka türlü de olabilirdi bu. Ben duygusunun bizi
götüreceği bir mecrayı orada aslında hissettirmek istedim. Muharrem’i boş
verin, ben kendi hayatımda da bunu yaşıyorum.
Muharrem’in asıl meselesi başkası olamayacağını bilmenin,
kendi varlığına mecburiyetin krizi mi?
Aynen öyle. Nitekim bu çoğu zaman büyük bir farkındalıkla
birlikte bile gidebiliyor. “Ben neden böyleyim? Değerli olanın farkına vardıkça
neden bataklığıma daha çok gömülüyorum?” denilip, o bataklığa gömülme süreci devam
ediyor. O aslında bataklığa daha çok gömülmenin görsel hali.
Ben şöyle de algıladım aslında o sahneyi. Temizlikçi
kadınla kavga ediyor, kadın ona “Sana göstereceğim, bunun bedelini
ödeyeceksin.” diyor. Muharrem de belki korkusundan yapıyor. Diğerleri beni
tahrip etmeden önce ben kendime zarar vereyim diyor.
Yok, o kadar olamaz. Onu süreçle birlikte düşünmek lazım.
Filmde gösterilen zamanın da daha öncesinde başlayan, adım adım gelen bir nokta
oldu.
Film boyunca Muharrem kendi iç dünyasında sürekli bir yıkım
yaşıyor zaten…
Evet.
Ama ötekilerle kurduğu ilişkide de öyle değil mi?
Arkadaşlarım beni rezil etmeden ben onların karşısında kendimi rezil edeyim der
gibi.
O da bir tür ben duygusu, kendinden kurtulamama halinin bizi
düşürdüğü komik, duruma göre trajik, acı verici ya da utanç verici şeyler… Ben
duygusunun böyle bir kültürel yapıda, insan ilişkilerinin böyle olduğu bir
dünyada kaçınılmaz sonuçlarından biri bu.
Muharrem’in aşağılık duygusu da hep kibriyle iç içe. Ben
duygusundan kastınız herhalde biraz da bu.
Tabii. Nietzsche’nin bahsettiği “Onlar hep birlikte, bense
tek başımayım.” gibi.
Filmde sürekli ben-biz gerilimi var zaten. Yemekte
zirveye çıkıyor bu. Yemek sahnesinin sonunda her iki taraf da kendini muzaffer
ilân ediyor. Muharem ben onları yendim diyor ve şarkı söylüyor, diğerleri de
birlikte şarkı söylüyor. Bu biz-ben hiç uzlaşamayacaklar mı?
Uzlaşılacak, uzlaşılmayacak diyemiyorum ama şöyle bir şey
söyleyebilirim. Dostoyevski’nin bana gösterdiği en büyük gerçeklerden yola
çıkarak: Bütün gerçek egodan geliyorsa ve olgular insan bilincinden yola
çıkılarak anlaşılacaksa, davranışlarımızın “ben” dışında bir nedeni nasıl
olabilir? Mesele bu aslında. Ben dediğimiz şey özellikle bizim ülkemizde,
aslında toplumsallığı içeren her yerde toplumsal kriterlere tabi tutularak ya
da geleneğe, genel kurallara tabi tutularak anlaşılan, bu yüzden de anlaşılamayan,
hep bencillikle karıştırılan bir şey olduğundan çok kötücül bir biçimde ele
alınıyor. Oysa ben duygusunun içerdiği yığınla birbiriyle çelişik şey vardır.
İyilik duygusundan nedensiz kötülüğe kadar, utanç duygusundan kendini gösterme
arzusuna kadar, mütevazılıktan egosantrikliğe kadar bir yığın şey. İnsan
bunların toplamıdır. İnsanın karnında bunların hepsi durur.
Yeraltından Notlar’da bu bir kısırdöngüye
dönüşmüyor mu? Suç ve Ceza’da kurtuluşçu bir havaya giriyor ama
burada sanki o yok.
Dönüşmüyor bence. O dekora, kırma dökmelere aldanıp bir
mutsuzluk tablosu okumak doğru değil. Çünkü artık başka bir adam olamayacağını
öğrenmek, bir anlamda da gerçekle bir bağ kurmak anlamına gelir bu. Belki ondan
sonra bu adam hayatını değiştirecek. Çünkü insanın hayat ve kendisi karşısında
düştüğü en sert durumlardan biri yaşamak zorunda olduğu gerçekten çok,
belirsizlik ve anlayamama durumundan kaynaklanır. Bir idam mahkûmunu aylarca
yarın öldürüleceksin diye beklettiğinde bu adamın hissedeceği şeyle, iki gün
sonra idam edileceksin denilen durum arasında çok büyük bir fark vardır.
Muharrem’i şöyle ya da böyle bir ibret tablosu olarak ele almıyorum. Bu
nedenle Yeraltından Notlar’ın öyle bir kısırdöngü haline dönüştüğü
konusundan çok emin değilim. Böyle bir ihtimal de var. Ama gerçeği bulup,
gerçeğe dokunup oradan başka bir varlık, başka bir varoluş oluşturabilme
ihtimali de var. Kaldı ki ilk filmlerimden beri sürekli gerçeğe iyilikle,
değerli olanla olduğu kadar, değersiz ve aşağılık olanla da varılabileceğini
göstermeye çalışıyorum.
Filmin sonunda Muharrem kadınla baş başa kaldığında “İyi
olmak istiyorum ama olamıyorum.” diyor. Burada olumlu manada bir kırılma
yaşayacak mı, derken tekrar hayvani hırıltıyı çıkarıyor. En sonunda zaten
kendini tekrar kendi içine gömüyor. Bir kısırdöngü, çıkış yok hissi uyandırıyor
bunlar.
Tabii, benim filmlerime bir umut ya da çıkış kriteri
koyarsan benim orada diyebileceğim bir şey kalmaz. Çünkü meseleye bir
umut-umutsuzluk, çıkış-çıkışsızlık kriteriyle bakmanın, iyi niyetli de olsa,
son tahlilde ideolojik ve bir iktidar öğretisine hizmet ettiğini düşünen
biriyim. Yani umut ve umutsuzluğun insanlık tarihindeki en büyük ideolojilerden
ve insanın kendini yanıltma, gerçeklerden uzaklaşma açısından en büyük
tuzaklarından biri olduğunu düşünüyorum. O sahneyi yazarken ben de bir sürü
soru sordum kendime. Ama bunun gerçekliğine dair bir hayat sezgim var ve bu
nedenle yapıyorum tüm bunları. Bütün o hikâyede Muharrem’in gücünün yettiği tek
insan, bilmediğimiz nedenlerden dolayı, o kadın. Belki kadının kişiliğinden
kaynaklanıyor bu, iyilik duygusundan, belki de çaresizliğinden. Orasıyla
ilgilenmiyorum zaten. Benim ölçüm, o sahnenin insani bir durum olarak
inandırıcı gelip gelmemesi. Benim hayatım sürekli bunlara tanık olmakla geçti.
Ben bunu İtiraf’ta da anlattım, hatta orada daha net anlattım:
Kadını önce dövüp, öldürmeye kalkıp sonra da ayaklarına kapanması. Bu durum
insani mi, değil mi? Benim ölçüm bu.
Peki değişimi nerede göreceğiz? Dediniz ki belki filmin
sonunda adam bambaşka bir hayat yaşayacak.
Değişimi göstermek gibi bir derdim olmadı benim. Onu ben
insanlara bırakıyorum. Artık değişemeyeceğini, yani gerçeği kabul etmek bir
değişimin başlangıcı olabilir mi, olamaz mı; ona artık izleyen karar versin.
Olumsuz bir tablo değil diyorsunuz.
Ben bir defa garabete, kötülüğe, utanca böyle bakmıyorum.
Kişiliği ve yaşam duygusu olan bir insan ki insanlık tarihi bunun örnekleriyle
doludur. Mesela pişmanlık duygusunun insan olma anlamında en değerli
duygulardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Düşünen bir insan neden bu konuya
dediğim gibi baksın ki? Utanç duygusunun bir değeri varsa eğer, pişmanlık
duygusunun bir değeri varsa bu hissettiğimiz utanç ve pişmanlık duygusu neden
bir değişimin başlangıcı olmasın? Doğru değil mi? Bir kişisel ilişkinde bir
insanın utandığını görmek seni umutlandırıcı bir şey olmuyor mu?
İnsan hayatında bir kırılma diyorsunuz.
Evet, sen bundan etkilenmez misin? Sen bunu umutlu bir duygu
olarak görmez misin? Birinin utandığını görmek, kötülükte ısrar eden birinin
bir aşamada kendinden utandığını, başını önüne eğdiğini görmek umutlu bir şey
değil midir?
Umutludur ama pişman olduktan sonra devam ediyorsa…
İşte onu bilmiyoruz.
Muharrem pişman mıydı sizce?
Onu bilmiyoruz. Ben hiçbir zaman hiçbir filmimde öyle bir
şeyi anlatma iddiasında değilim. Ben meseleyi koyup, kendimce anlamları
oluşturum. Gidişat üzerinde hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunabilecek biri
değilim, bulunanlara da asla inanmam. O zaman daha açık konuşalım:
İdeolojilere, toplumsal düşüncelere, dinlere dair taşıdığım kuşku ve koyduğum
mesafenin nedeni bu zaten.
Muharrem, toplumun, siyasetin, bürokrasinin, otoritelerin
kurguladığı birey olmaya karşı bir direnç sergiliyor diyebilir miyiz? Ankara’yı
tercih etmeniz ya da Muharrem’in bir memur olması da bu açıdan anlamlı.
Aynen öyle. Bu filmi çekmemin birkaç tane önemli dürtüsünden
bir tanesi budur. Çünkü bir ülkenin değerleri demek, bir ülkenin genel ahlâk
anlayışı -ki bu bence çok yanlış bir terim ahlâk hiçbir zaman genel bir şey
olamaz-, bir ülkenin düzeninin insanlara öğrettiği en temel şeylerden bir
tanesi şudur: İnsanların kişilikleriyle, gerçekleriyle
değil, kimlikleri, nüfus cüzdanları, toplumsal konumlanışı
itibariyle ele alıp böyle bir varlık haline getirme çabasıdır. Düzen ve
iktidarların yapabildikleri oranda güçlenmesinin en büyük nedenidir. Düz
baktığımız zaman, Muharrem memur ve kurgunun bir parçası. İşte Yeraltından
Notlarkitabının iddiası da bu. Benim de bu filmi yapma iddia ve dürtülerimden
bir tanesi. İktidarlar, düzen duygusu bunu böyle algılar. Ama onun gerçeğine
gittiğiniz zaman siz o gördüğünüze inanmayın, çünkü bu adam boyun eğiyormuş,
size uyuyormuş gibi görünse de başka bir hayatı var. Camus’nün söylediği “İnsan
söylediklerinden daha fazla sakladıklarıyla insandır.” meselesi gibi. Bu da bu
filmin iddialarından bir tanesi.
Muharrem burada tüm bu sahte ilişkilere karşı durarak
özgürleşiyor mu? Bu bir özgürleşme süreci midir? Böyle bir özgürleşme insanı
nasıl bir noktaya taşır?
Yaşadığımız her şey, ahlâklı-ahlâksız, iyi-kötü,
doğru-yanlış her şey özgürleşmeye hizmet eder. Ama burada bu kavram
kullanıldığı ve bir kriter haline geldiği zaman benim kendimi iyi hissetmediğim
şöyle bir durum oluşuyor. Bu özgürleşme dediğimiz şey bir sınırı olan, şu şu şu
olduğu zaman gerçekleşen bir şey olmadığı, bir süreç olduğu için ben buna
özgürleşme desem bile özgürleşmenin bu ideolojik tanımı yüzünden böyle bir
parantez açmak durumunda kalıyorum. Her insan, bırakalım Muharrem’i, ertesi
güne uyanan her insan, o gece ölmeyen ve bir gün daha yaşayan insan biraz daha
özgürleşmiş demektir aslında. Tabii bu özgürleşmeye nasıl bir anlam
yüklediğimizle de ilgili. Hadi o kadar korkmayayım, çekinmeyeyim angaje
olmaktan. Yanlış, doğru çok önemi olmadan şöyle baktığımızda hikâyeye, olup
bitene ve kahramanlara; doğru ya da yanlış önemi olmadan itiraz eden, daha
insan olmaya çalışan adam elbette Muharrem’dir.
Ama iki türlü hali var: Bir yandan üst-insan, belki
kendini öyle hissediyor, bir yandan da uluyor, hırıldıyor. Hayvan sesleri ile
insan olmayı da reddediyor gibi bir durum var.
Hayır, hayır.
Ya da insan olmak, en özüne gittiğimiz zaman durum bu
mudur, hayvanlaşmak mı?
Çok güzel. Bakın, orada bu sahip olduğumuz bilgi ve
kavramlara karşı acımasız bir şüpheciliği sürekli taşımamız gerekiyor. Bunu
böyle gösterişçi bir okuma ile ele aldığın zaman hemen dediğin gibi
söylenebilir. Sadece o değil, o belgesellere duyduğu ilgi, köpekleşmesi, o
balıklar… Ama benim için şöyle bir şey bu: Hayvanla empati kurabilmek bir insanın
hayvanlaşma eğilimi taşıdığına mı daha çok delalettir?
Ben hayvanlaşmayı olumsuz olarak söylemedim.
Ben o anlamda almadım zaten. Hayvanla empati insanlaşma
eğilimine daha çok yöneldiğini gösterir. Çünkü böyle bir empatiyi gösterebilme
gücü, bir hayvanla bire bir empati kurma, ondan kendine bir şey alabilme gücü
göstermek bence insanlaşmaya dair bir şeydir.
Ama orada ulumasını ve kadına hırıldamasını nasıl
açıklıyorsunuz?
Küçük bir oyun o.
Ama kadını kovuyor. Oyun olarak görmek basitleştirmek
olmaz mı?
Hayır, hayır. Ben sadece ondan bahsetmedim, ulumaktan da
bahsettim. İğrenç bir şarkıyı duyarsın ve kafana takılır. Dersin ki ya ne
yapıyor bu insanlar, ne kadar iğrençleşti dersin. On adım yürürsün bu fikrini
unutursun, bakmışsın taklit etmeye çalışıyorsun. Ben bu filmleri yaparken,
oturup da anlamlarıyla değil de zaman zaman nedensiz, zaman zaman gözleme
dayalı yaklaşmaya çalışıyorum. Zaten insanın akli olduğu kadar akıldışı bir
varlık olduğunu duyumsatmak üzerine bir film ve roman bu.
Sizin çok dillendirdiğiniz bir şey bu, insanın akli
olduğu kadar akıldışı bir varlık olması. Bu vurgu herhalde diğer filmlerinize
nazaran en çokYeraltı’nda var.
Evet, en yüksek ve en açık olduğu film. Yıllardır bu fikir
diğer filmlerimde hep muğlak bulundu. Yıllar önce hatırlıyorum, bu şey uğruna
bir film yapacağım dedim. Ve bu film o film işte. Muharrem’e ve insana,
kurgusal bir varlık haline getirme çabalarının bir parçası olarak sürekli akli
olan dayatılıyor. Bu sürekli duygumuzun inkârına neden olan, bizleri sürekli sığlaştıran,
sürekli düzenin ve iktidarın bir parçası haline getiren -ki ben kapitalizmin en
büyük gücünün burada olduğunu düşünüyorum- bir süreç. Dostoyevski,
Nietzsche gibi adamların -ki üzerine kitap yazdı Nietzsche bunun- bu kadar
basit gibi gözüken bu meseleyi delirecek kadar önemsemelerinin nedeni bu. Ben
bu filmi yapıp da sloganlaştırıp, insanlara bir şey anlatmak isteyen adam
pozisyonuna düşmek istemediğim için imtina ediyorum. Bu romantik bir muhaliflik
duygusu değil. Ben buna yıllarımı verdim. Dostoyevski kadar üzerine kafa
patlattım. Orada, akıldışılığındaki aklı da hissetmeye başladım. Yeraltından
Notlar romanın en büyük mesajı şu: İki kere iki dört demek
zorbalıktır, yaşasın iki kere iki beş, der. Yani özgürlüğü ve insanlaşmayı iki
kere ikinin beş olduğuna inanmak olarak algılar. Şimdi bu aynı zamanda bir
itirazdır. Muhaliflik duygusudur.
Ama ondan sonra iki kere iki beşin iktidarı gelmeyecek
mi?
O apayrı bir konu. Şu andaki derdimiz iki kere iki dördü
yıkmak.
Ama akıldışılığı da akılla savunuyorsunuz. O da akılın
bir parçası değil mi?
Akıldışılık dediğimiz zaman aklı inkâr etmek anlamına
gelmiyor. Sonuçlarını yaşadığımız akıldan bahsediyoruz. Yani akıldışılık,
Nietzsche’nin o akıldışılığa yaptığı vurgu, aklı inkâr etmek değildir. Aklını
belki bugüne kadar yeryüzünde en üst düzeyde kullanan adamlardan biri olarak
bunu zaten yapamaz. Ben de yapamam. Ama muhakeme gücünden yoksun bir akıl
vardır. Ya da akıl gibi görünen bir öğreti de çoğu zaman akıldır. Bugün koskoca
insanlara doğdukları andan itibaren bir şeyler öğretiliyor ve bu insanlar ben
akıllıyım diye, gerçekte kendine ait hiçbir bağ olmadığı halde bunların
taşıyıcılığını yapıyor. Akıl dediğimiz şey, şüphenin ve sorgunun sonucu, bir
vicdan muhakemesiyle elde edilen pür deneyim ya da bilgidir.
Kavramları şöyle algılamayın, böyle algılamayın
diyorsunuz ama onları da algılamayınca bir belirsizlik ortaya çıkıyor.
Muhalefet nasıl olacak?
Evet başka bir çarem yok.
Çözüme dayalı bir muhalefet değil o zaman bu.
Doğru.
Başta konuştuğumuz kısırdöngü de bununla alakalı değil
mi?
Haklısınız, bunu kabul ediyorum. Çünkü adalet, adil bir
dünya duygusu, dünya derdi olan, insanca yaşamak gibi bir derdi olan bütün
insanların bana fikirlerim ya da filmlerimi izledikten sonra söyledikleri bu,
ki bu insanlar Müslüman olabilir, sosyalist olabilir. Benim konumlanışım
açısından aşağı yukarı hepsi aynı. Bunu kabul ediyorum. Orada bir haklılıkları
var. Ama bu haklılık nedenleri itibariyle bir haklılık değil, sadece sonuç. Ben
daha büyük, derin bir yerden itiraz ettiğimi düşünerek burada ısrar ediyorum.
Bunu anlıyorum ve hak da veriyorum. Ama insanın doğası gereği böyle bir adalet
duygusunun, böyle bir adil dünya özleminin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğine
dair fikrim varsa ben de bir şey yapamıyorum bu konuda.
Paralel olarak filmde tamamen bir değersizlik duygusu,
sinematografisi var. Bütün bu değersizlikten sizin üretmek istediğiniz değeri
tanımlamanız mümkün mü?
Yıllardır bunun açıklamasını yapmakta çok zorlanıyorum..
Bunun açıklamasını yapmak zorunda kalmak beni biraz utandırıyor doğrusu. Yani
görüntüde haklı gibi gözükse de gerçekte haklı olmayan şöyle bir durum var. Bir
adam hem özyaşamı itibariyle hem ahlaki dertleri itibariyle böyle bir şeyi
neden anlatsın, neden bu alanda gezinsin? Bu adamın bunları anlatmakla ilgili gerçek
derdi, özlemleri ya da arayışı bu kadar mı muğlak? Bu, benim bu ülkede tabi
tutulduğum en büyük acımasızlıklardan bir tanesi. Bireysel olarak yaşadığı çok
ağır şeylerden bile hiçbir zaman şikâyet etmemiş biri olarak bu konu beni
bayağı üzüyor. Bir insanın sekiz-dokuz tane film yapıp, yirmi senedir bu
meselelerle ilgili hiçbir beklentisi olmadan uğraşması için deli olması lazım
zaten.
Aslında sorum sadece Yeraltı filmi
içindi.
Bir açıdan bakıldığında bütün filmler için söyleyebiliriz
bunu. Daha açık söyleyeyim o zaman. Doğruyu gösterme meselesi çok karışık bir
mesele. Ben zaten gerçeği de göstermiyorum, gösteremem de zaten. Ben sadece
gerçeği duyumsatmaya çalışıyorum. Hem bir film yapacaksın hem soruları ve
kuşkuları ön plâna çıkarmaya çalışacaksın hem de açık şeyler söylemekten,
didaktik olmaktan imtina edeceksin. Çünkü bunlar bir sanat yapıtının vicdanını
ve ruhunu zedeleyen, sanat yapmayı gereksizleştiren bir durum.
Biraz tartışmak istediğimiz, filmlerdeki muhalif hava.
Siz bireyleşmeyi bir muhalefet olarak görüyorsunuz, kollektivizme karşı
şüphenize de katılıyorum, orada bir sıkıntı yok. Ama Muharrem’in içsel durumu
nasıl muhalefet yaratabilir ki?
Ben o cümleyi hiçbir zaman kullanmadım. Ben muhalefet
yapmıyorum.
İki kere iki dört yerine, iki kere iki beş diyorsunuz.
Düzene yönelik bir muhalefet yok mu Yeraltı’nda?
Bu her şeyden önce bir tür düzen eleştirisidir. Ama düzen
eleştirisidir derken, mesela muhaliflerin de eleştirisi anlamına gelir.
Muhaliflerin de içinde olduğu… İki kere iki dört değil de beş meselesine ben
biraz buradan bakıyorum. Nietzsche ya da Dostoyevski’ye yakınlık hissettiğim
yan daha çok bu. Orada muhalefet meselesi işin içinde girdiğinde konu biraz
çetrefilleşiyor. Çünkü benim buna yüklediğim anlam biraz karışık. Anlaşılacak
derecede basit bir film bence Yeraltı. Ama filmi okumaya gelince,
mesele böyle bir hâl alıyor. Şimdi muhalefet falan boş verin, insanın tanımına
dair gördüğüm başka bir şey var. Biraz önce konuştuğumuz yer; bana bir memur,
bir işçi sunuyor düzen…
Ama siz düz bir memur göstermiyorsunuz ki, o zaman düz
bir memur gösterirdiniz. Sonuçta kurgulanmış memuru eleştiriyorsunuz. Eleştiri
de mi demeyelim?
Ben şimdi Muharrem’in düz bir memur olduğunu iddia etsem
sana.
Tamam, kabul ederim.
Ben yüzlerce adam ile delillendirebilirim sana bunu. Orada
işte senin gerçekle kurduğun ilişki ile benim gerçekle kurduğum ilişkiye gelir
konu. Çünkü ben biraz önce dediğim gibi, insanın gösterdikleriyle,
söyledikleriyle değil sakladıklarıyla insan olduğu düşüncesi üzerine film
yapıyorum. Mesela bir köye ya da kasabaya uzaktan bakarız ve ne kadar şirindir
deriz. Biraz içerisine girdiğin zaman her yer bir gayya kuyusudur. Benim
anlatmaya çalıştığım şey bu: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bunu Amerikan
filmlerindeki paranoid bir mesele olarak söylemiyorum. Üstelik iyi bir şeydir
bu. Ben mesela insanların geceleri vahşi, çok kötü şeyler yaşayıp, büyük
günahlar işleyip, gündüz yine normal olmaya çalışmalarını, gündüz iyi insanmış
gibi gözükmeye çalışmalarını iyi bulan biriyim. Buna ikiyüzlülük bile
demiyorum. Ama görüntünün, artık böyle ideolojik bile olmaktan çıkıp büyük bir
yanılsama haline gelmesiyle, gerçeğin her geçen gün büsbütün dışlanan, yok
sayılan bir şey haline gelmesiyle ilgili bir derdim var. Muharrem de bu derdin
bir sonucu.
İnsanın sakladıklarının da kurgunun bir parçası
olmadığını nereden biliyoruz?
Bilmiyoruz. Muhtemelen öyledir ama o başka bir
şey. Mesela benim devrimlere dair duyduğum inançsızlığın nedenidir
bu. Çünkü bir ülkede bir devrim olur, devrimci gözüken şey bir süre sonra bir
önceki iktidarın yerini alır. Zaten duyumsatmaya çalıştığım fıtrat işte bu.
Görüntünün ardında saklı bir Muharrem var ama o
Muharrem’in de sahici olduğunu nereden biliyoruz?
Ben Muharrem’e bir sahicilik iddiasında bulunmadım. Öyle bir
kriterim de yok. Ben zaten hiçbir filmimde kahramanlar, iyiler-kötüler diye
ayırmam karakterleri. Bir de ben bir şeyleri cevaplamıyorum gerçekten.
Eşeliyorsunuz sürekli…
Sorular soruyorum ve bunu yaparken de en insani hakkımı
kullanıyorum. Ben de böyle bir insanım, benim kafam da böyle çalışıyor.
Filmlerim ikiye bölüyor insanları. Bazılarında benlik durumları yüzünden
inandırıcı olmadığı hissi, böyle olur mu duygusu geliştiriyor ya da bunu kabul
edersek bunun ucu nereye gider duygusu... Ama aynı zamanda da sokağa çıktığında,
kendi hayatında karşılaştığında evet diyorsun. Muharrem de aynı şekilde ikiye
bölüyor insanları. Eskiden sıkılıyordum bu durumdan, kızıyordum hatta, kimse
beni anlamıyor diyordum. Ama giderek bunu daha çok önemsemeye
başladım. Bu izahı zor bir şey… Zaten bu benim sinemadaki iddiam. Yoksa ben
niye 12 Eylül filmi çekmiyorum çünkü benim için izahı kolay bir şey bu. Hâlbuki
beni korkutan anladığım şey değil, belirsizlik. Ben insanlara eğlence ya da
mesajlar vaat etmiyorum, muğlaklık vaat ediyorum. Çünkü bu izahsızlığı ben en
mutlu olduğum zamanlarda da yaşıyorum. Ben mutlu bir adamım, iyilik duygusunun
egemen olduğu, inanılmaz yaşam sevinci olan bir adamım ama bu işin bir yanı.
Bir taraftan o izahsızlık, kendi kendime kaldığımda sürekli aklımda olan bir şey.
Çünkü izah etmek için genel olana, verili olana, öğretili olana ve egemen olana
teveccüh göstermek durumundasın. O yetmediği zaman işte bu izahsızlık ve
belirsizlik duygusundan ötürü, karanlık bile olsa, burada bir şeyler yapmayı
daha ahlâki buluyorsun.
Yeraltı’nda da diğer filmlerinizde de sürekli
kendi üstüne kapanan bir anlatım var. Bu anlatım kendi içinde ne kadar
çeşitlenmeye müsait? Bunu sizin genel filmografiniz için de sormak istiyorum.
Çünkü filmleriniz bir yerde de tefekkür süreciniz, sizi nereden nereye
taşıyorlar?
Çok doğru bir soru bu. Ama şu çok net, benim hiçbir zaman
böyle bir amacım, nereye, kim gibi açık sorularım ve dolayısıyla da açık
cevaplarım olamıyor. Çok yenildiğimi, çok yorulduğumu hissettiğim zaman, artık
dur dediğimde kendi kendime sorduğum dertler bunlar. Ama bu bir yanıyla da
vicdan haline geldi. Öyle bir şey yok, yani bu bir yere gitmez.
Yani kendi içinde döner durur.
Evet, bu kendi içinde döner durur, dediğin gibi. Gitmek gibi
bir amaç belirlediğimde, o zaman ben bu filmin sonunu şöyle bitirmem lazım.
Mesela Muharrem o kadına ağlar, sonra o ani kötücüllük yerine, iyi bir şey
yapma namzedi haline gelir. Sokağa çıkar, evi temizlemeye kalkar.
Böyle bir şey beklemiyoruz sizden. Şok oluruz herhalde.
Böyle bir şey gerektirirdi. O zaman filmlerin hiçbiri
olmazdı. Kader’in sonu o zaman öyle bitmez. Aksi takdirde ideolojik
dilin bir parçası haline gelmeye başlardı. Yani Lermontov’un “tatlı
yediğiniz yeter, mideniz bozuldu, biraz da acı yeme zamanı”, diyerek Çağımızın
Bir Kahramanı’nı yazma refleksini taşıması gibi bir şey bu.
Dostoyevski ile bu kadar hemhal olmanız muhakkak
eserlerinizi zenginleştiriyor fakat bu kadar etkisi altında olmanın ifadenizi
sınırlandırdığını da düşünüyor musunuz hiç?
Sınırladığı gibi göründüğünü biliyorum. Ama beni
sınırlayamaz. Aksine beni beslediği için böyle bir ilişki var. Ama bunun böyle
ya da daha kötü, daha farklı şekillerde göründüğünü görebiliyorum. Bu benimle
de çok ilgili değil. Çok net hatırlıyorum ki ben çocukluğumda da bu temalarla
ilgiliydim. Hayata belki sezgileriyle de olsa böyle bakan biriydim.
Gösterilenin arkasında başka bir şey arardım. Mesela ilk acıyı fark ettiğim an,
bana top alınmadığı ya da babam beni dövdüğü için değildi. Her gün hortumla
dayak yerdim ama hiç acı çekmezdim. Canım acırdı da ruhum acımazdı. Bir gün
sıcak bir yaz tatilinde okula gittim. Bomboş okul, iki tane çocuk bahçede top
oynuyor; güneş, ter… Neden bilmiyorum ben ilk acıyla o gün orada, hiçbir neden
yokken tanıştım. Böyle bir insan olduğum için bir gün tesadüfen Dostoyevski’yle
karşılaştığımda sahiplenmeye başladım. Ama bu Dostoyevski yüzünden olmadı tam
olarak, ben öyle bir çocuk olduğum için oldu. Ben binlerce yazı okudum. Mesela
Balzac’tan da çok etkilendim ama Dostoyevski’ninki farklı oldu. O güne kadar
belki anlatamadığım, kendime göre bile dillendiremediğim şeyleri anlatmamın
faydası oldu ve bana bir ufuk açtı.
Aslında hiç Dostoyevski’ye atıf yapmadan da
yapabilirdiniz.
Çok kolay yapardım.
Yapıyorsunuz da.
Yapıyorum zaten. Şu kadarını söyleyeyim: Ben Yeraltı'nı
kimseye hiçbir şey söylemeseydim, ismini de başka bir şey koysaydım, hiç
Dostoyevski’yi dillendirmeseydim, kim bana bir şey diyebilirdi ki?
Engin Günaydın ilk başında aklınızda mıydı?
Değildi. Bekleme Odası kaynaklı olduğu için
her aşamada senaryo, karakter ve öyküler sürekli değişti. Dolayısıyla kimin
olabileceği konusuna girmek bayağı bir angajman olurdu. O yüzden hiç girmedim
ona. Zaten ben hiçbir dönemde bunu yapmıyorum. Teknik anlamda son ana kadar o
olanağı kullanıyorum ki her an daha iyi bir seçenek olabilir diye. Ama Engin
aklıma geldiği zaman da hiçbir tereddüt etmeden direkt yakıştırdım ona. İyi iki
de olmuş, benim filmlerim oyuncularla ilişkiler açısından çok kolay geçmiyor.
Artık hayatım boyunca hem insan hem de oyuncu olarak benim için çok önemi
insanlardan biri.
Daha önceki filmlere göre burada oyuncu-yönetmen ilişkisi
farklı mıydı?
Evet. Biz daha önce Yazgı’da çalıştık. Onun da
benim de tam anlayamadığımız bir şekilde, biraz da talihsiz bir şekilde oldu.
Sonucu iyi oldu aslında, ben çok beğeniyorum orada da. Onun olabilirliği
duygusu çok iyi geldi. Sonraki ilk görüşmemizde edindiğim duygu çok iyiydi. Ama
asıl iyi şeyleri belli zorlukları aştıktan sonra bulduk. Onu bu kadar sevmeme
neden olan şeylerden bir tanesi de o zorlukları aşabilme gücü göstermesi.
Oyuncuların şöyle bir masumiyeti vardır, buna klâsik anlamda masumiyet
demiyorum, iyi oyunculuk-kötü oyunculuk meselesi bence ikinci, üçüncü plândaki
bir şeydir. Oyuncunun iyi mi, kötü mü olduğunu en fazla yeterli emek vererek
yazdığınız bir tekst, setteki hazırlığınız, set öncesi hazırlığınız, neyin
peşinde olduğunuz meselesi belirler. Oyuncuya kötü bir tekst verip, dünyanın en
iyi oyununu oynatamazsınız. Sinema bunun örnekleriyle dolu.
Hayal Perdesi: Edergisi
Hayal Perdesi: Edergisi




Yorumlar
Yorum Gönder