Frantz Fanon okumak, İsmet Özel’i anlamak...
Frantz Fanon’u okumak kendi tarihimizi okumakla eş değer diye düşünüyorum. Gayrimüslim olmasına rağmen esaret altındaki Afrika uluslarının önünde ışık olmuş bir isim. Özellikle Cezayir devrimine çok emek vermiş ama genelde devrimci fikirleriyle Afrika’yı baştan aşağı tutuşturmuş birisi. Fiili sömürgecilik artık tarih oldu. Bugünün okurlarının sömürgecilikten mustarip olduğunu söyleyemeyiz. Klâsik, sömürgecilikten kurtuluş hikâyeleri bizlerin ilgisini pek çekmeyebilir. Siyah Deri Beyaz Maske kitabına başlarken sıkılacağımı düşünmüştüm ilk elime aldığımda. Hoş ne zaman okuduğumu pek hatırlayamıyorum. Geçende elime geçti. Altını çizdiğim bazı cümleler beni yine şok etti. Cidden müthiş bir adam...
İsmet Özel’in “Türk müsün, gâvur musun” sorusu uzun zamandır kafamı kurcalıyordu. Aynı soruya Fanon’da da rastladım: “Zenci misin Beyaz mısın?” Zencinin yani sömürgeleştirilmiş olanın tarafında mısın yoksa beyazın yani sömürgecinin safında mısın? Demek düşüncenin namuslu ve namussuz olanı böyle bir şey... Her devirde rengini değiştirmeden aynı kalabiliyor. Dimdik. Kaya gibi. Rengi siyah olduğu halde beyni beyaz olmaya çalışan kölelerden bahsediyor F. Fanon. Beyaz adına zencileri yöneten, kendini beyazlara kabul ettirmeye çalışan, onların sınıfına girmeye çalışan ama bir türlü bunu beceremeyen siyahlardan bahsediyor. Ve özgürlükten.
O kadar güzel anlatıyor ki özgürlüğü. Alın teriyle kazanılan bir yudum ekmek gibi tatlı olabilen. Aklında hiçbir düşünce yokken, sabah namazını kılmış olmanın huzuruyla yastığa başını koyup uykuya dalmak kadar tatlı olan. Soğuk havada ölmek kadar güzel olan bir özgürlük... Ancak bu şekilde saygıdeğer ve kalıcı olabilir. Mesela şöyle diyor: “Beyaz, esarete son verdiği zaman, savaşmadan, zenciyi hoşgörü ile kabul etti. Bunun için siyah insan hiçbir zaman gerçek özgürlüğüne sahip olamadı. Zira zenci özgürlüğünü kendi elleriyle elde etmemişti.”
Şu demek oluyor, beyaz adam zencinin boynundaki zinciri çıkarıp yerine ipek tasma taktı. Bazen sıkıyor bazen gevşetiyor. Bir televizyon programında 28 Şubat sonrası başörtülülerin ve dindar kesimin başının dara düşmesini nasıl yorumladığıyla ilgili bir soruya “Başörtüsü giyme kazanılmış bir hak değildi. Hoşgörülü ile verilmiş bir lütuftu. İcab edince bu hakkı geri aldılar. Bundan dolayı bu haksızlığın neden yapıldığı sorusunun peşine düşen olmadı” diyor İsmet Özel. Nedeni ise bu hakkın alın teriyle kazanılmadığı gerçeğidir. Birkaç aydınlatıcı cümle daha vermek gerekirse...
“Değişim dıştan geldi. Harekete geçme yerine, oluşan harekete tabi olmuştu. Köle, baskı unsuru olduğu ve dışta kaldığı zaman durumunda değişmeye şahit oldu. Zenci, kendisine efendisinin tutumunu benimseme imkânı verilen esir insandır. Beyaz ise kendi masasında kölelere yemek yeme izni veren efendidir” diyor Fanon. Özal sonrası gelişen ve kalkınan Türkiye’yi yorumlayan İsmet Özel ise bunun bir mucize değil aksine dünya sisteminin Türkiye’ye biçtiği rol olduğunun altını çizerek “İnekten daha fazla süt sağabilmek için bol bol yonca yedirmek gibidir” diyor.
Bu cümlelerin gölgesinde serinlerken, geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren Türkiye’de yaşanan gelişmeleri düşünmeden edemiyoruz. “Türk müsün, gâvur musun” sorusuna mutlaka bir cevap bulmalıyız. Yoksa hala zenci miyiz? Oturmamıza müsaade edilen masada mı yemek yiyoruz? Eski efendilerimiz gibi mi olmaya başladık? Özgür olmadığımız zamanlarda düşman bildiğimiz insanların yerine geçip dünyalıklardan faydalanmak için miydi bütün çabamız? Sahi, biz gerçekten özgür müyüz? Yoksa yaşamamıza müsaade edilen alanda mı yaşıyoruz? Okumak lazım. Frantz Fanon ve İsmet özel okumak. Ve düşünmek.
İsmail Hakkı Altınalan amcanın ardından...
Güzel insanlar olmadan bu dünyada nasıl yaşayacağız biz? Rabbim neden onları erkenden aramızdan alıyor? Her gidenin ardından tek başımıza kaldığımızı hissediyorum. Ak saçlılar ve aksakallıların azalmasını hayra yoramıyorum pek. İsmail Hakkı Altınalan amca da gitti ötelere... Dimdik bir hayat sürdü, dimdik bu dünyadan ayrıldı. Çınar gibiydi. Aklımın yettiği en küçük yaşlarımdan beri tanıyorum onu. Her zaman ön safta gördüm. En önce o koştu, en önce o infak etti, en önce o mücadele etti. Her türlü hayır işinin başını çekti. 80’li yıllarda herkeste araba yoktu. Köylerde veya başka bir yerde çalışma yapılacağı zaman ya da İstanbul’a sohbete gidileceği zaman en çok İsmail Hakkı Amcanın arabasına binmeyi isterdim. Babam kendisiyle birlikte beni de götürürdü her yere. Bazen onun arabasına binerdik. Hep bir şeyler ısmarlardı. Yerini nasıl dolduracağız bilmiyorum. Onun gibi Kur’an hizmetkârını nerde bulacağız bir daha? Okuttuğu, sahip çıktığı, cebine harçlık sıkıştırdığı öğrencilerin sayısını kim bilir? Hepsinin hayır duaları onunla şimdi... Gebze’de Millî Görüş’ün en büyük çınarlarından biriydi. Allah makamını âli eylesin. Sevdikleriyle buluştursun. Bizleri şefaatine nail eylesin.
Yorumlar
Yorum Gönder