Bir insanın, durduk yere bir hayvanı katletmesi, olacak iş değil. Hele de başta kendi canı dâhil hiçbir şeyin kendisine ait olmadığına, her şeyin kendisine emanet olarak verildiğine, bu dünyanın geçici bir sınav yurdu olduğuna inanan bir müslümanın bir hayvanı öldürmeye kalkışması hiç olacak bir iş değil.
O hâlde, İslâm'ın kurban ibadetinin gerekçesi ne?
Bunun gerekçesi, sorduğum soruda gizli. Kurban'ın ibadet olmasında.
KURBAN'IN GAYR-I MEŞRÛ GEREKÇELERİ!
Günümüzde, kurbanı 'izah etmek' için iki gerekçe öne sürülüyor.
Bunlardan birincisi, kurbanın varlık nedeninin, insanın 'vahşî' yanını bastırmak olduğu iddiası.
İkincisi de, kurbanın, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren bütün dinlerde, kültürlerde, medeniyetlerde de varolduğu hatırlatılarak, İslâm'ın kurban ibadetinin izah edilmeye çalışılması.
Bu iki gerekçe de, İslâm'ın kurban ibadetini açıklamaya yetmez. Aksine, açıklanamaz hâle getirir.
İSLÂM'DA 'İBADET', BEŞERÎ VE DÜNYEVÎ DÜZLEME İNDİRGENEMEZ
Başka dinler, kültürler ve medeniyetler de, İslâm da kurban'ı ibadet olarak meşrûlaştırır.
Ancak İslâm'ın ibadet anlayışı, hiçbir dinin ibadet anlayışına benzemez. Aradaki fark kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür: İslâm'daki ibadet idrakinin ve uygulamasının mahiyeti, kapsama alanı ve varoluş gerekçesi, İslâm'ın bütün diğer dinlerden, felsefelerden, kültürlerden ayrıldığı en temel noktadır.
Tevhid ve şirk anlayışının, İslâm'da olduğu kadar muhkem, belirgin ve her şeyi belirleyici olduğu, yeryüzünde başka bir din ve kültür yoktur.
İslâm'daki ibadet kavramını, gerçek boyutlarıyla kavrayabilirsek, kurban'ın neden ve aslâ bir hayvan öldürme ya da katletme işi ve eylemi olmadığını kavramakta zorlanmayız.
O yüzden kurban konusundaki sözkonusu iki iddianın İslâm açısından meşrû görülebilecek bir tarafı yoktur. Yoktur; çünkü İslâm'daki kurban ibadeti, beşerî ya da dünyevî bir gerekçeye ya da 'mantığa' dayanmaz.
KULLUK, BÜTÜN PUTLARI YIKMAKTIR!
Daha bütüncül olarak bakıldığında, İslâm'daki hiçbir ibadetin / kulluk eyleminin gerekçesi, beşerî ya da dünyevî düzleme indirgenerek izah edilmez, edilemez.
Burada 'ibadet' kavramını, yalnızca namaz, oruç, hac ve dolayısıyla kurban gibi -bir müslümanın mükellefiyet şartlarını hâiz olduğu sürece- farz / zorunlu olarak yerine getirmesi gereken ibadetler anlamında kullanmıyorum.
İbadet kavramını, bir müslümanın hayatı boyunca, nefes alıp verdiği sürece, hayatının her anında bütün yapıp ettiklerini içeren varoluş yolculuğunu ihata ve ifade eden ubudiyet / kulluk kavramı anlamında kullanıyorum.
Türkiye'de en yanlış, en çarpık anlaşılan kavramlardan biri, kulluk kavramıdır. Oysa kulluk / ubûdiyet, İslâm'da en yüce makamdır: Hz. Peygamber'in (sav) kulluğu, elçiliğinden önce gelir.
Hz. Peygamber, en ekmel kul olduğu için peygamberlikle şereflenmiş, 'âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.'
Kul/luk, köle/lik değildir. Dahası İslâm'da kulluk'la kölelik, taban tabana zıt şeylerdir.
Kölelik, insanın alçalması / alçaltılmasıdır. Kulluk ise, yücelmesi / yüceltilmesi, Rabbi'nin katına 'çıkabilmesi'dir.
İnsanın kul olması, kölelikten, her türlü köleleşme biçiminden kurtulmasının yegâne şartıdır: İnsan, Rabbine hakkıyla kul olduğu zaman, başta nefsi olmak üzere bütün putları, bütün köleleşme biçimlerini yıkabilir ancak.
PEYGAMBERLER, RAHMET, ADALET VE HAKİKAT ELÇİLERİDİR
Bütün peygamberlerin birincil vazifesi, insanları putlara tapmaktan korumak ve kurtarmak olmuştur. Çünkü peygamberler, Yaratıcı'nın insanlığa gönderdiği rahmet ve merhamet, adalet ve hakikat elçileridir.
Peygamberlerin gönderilmediği ama adaletin, hakkaniyetin, kardeşliğin, sulh-ü selâmetin gerçekleştirilebildiği tek bir toplum yoktur insanlık tarihinde.
İnsan, tek başına, aklıyla ya da beşerî yetileriyle adaleti, hakkaniyeti gerçekleştirebilecek kabiliyette yaratılmamıştır.
Aklın zirveye çıktığı Grek toplumu, geniş insan kitlelerinin kölelerden oluştuğu, insanların güce tapındığı, insanî ve ahlâkî zaaflarının tavan yaptığı bir toplum olmuştur.
Socrates gibi bilge kişilerin mücadeleleri, Grek toplumunun bu sapkınlıklarına karşı verilmiş istisnâî mücadelelerdir. Aklın, egonun, beşerî arzu ve hırsların zirveye çıktığı nokta, Grek toplumunun iflah olmaz bir şekilde yozlaştığı, içten içe çürüdüğü ve gücünün zirvesine ulaştığı noktada tuzla buz olduğu ve çökerek tarihten silindiği nokta olmuştur.
İNSAN, TANRI'YA BAĞLANMAZSA, PUTLARA BAĞLANMAKTAN KURTULAMAZ
İnsan, bağımlı bir varlıktır: İnsan, ya Rabbine bağlanarak insanlaşma ve meleksi niteliklere kavuşma yolcuğuna girecek; ya da nefsine, nefsinin bencillik gibi, hırs gibi, kibir gibi ayartılarına, zorbalara, dünyevî güçlere, mala-mülke bağlanarak kul köle olarak insanlığını yitirmekten kurtulamayacaktır.
O yüzden, Peygamberlerin olmadığı bir dünya, insanların vahşîleşeceği, azmanlaşacağı, azgınlaşacağı bir dünya olurdu.
Bütün peygamberler, insanları, kula kulluktan, insanların kendi egolarına, başlarındaki zorbalara, mala-mülke, dünyanın geçici ama ayartıcı oyunlarına, oyuncaklarına kul olmaktan, zulümleri altında inlemekten kurtarmaya çalışmak olmuştur.
EN BÜYÜK PUT, EGO'DUR
En büyük put, ene / ego'dur: İnsanın şeytanı ve başdüşmanı egosudur. En 'sıradan', en 'döküntü', en 'beğenmediğiniz' bir insanda bile, inanılmaz bir ego'nun bulunması, bunun çarpıcı bir göstergesidir.
Kulluk, kişinin Rabbine yönelmesi, Rabbine yönelerek kalıcı olana, ebedî olana, sonsuz'a açılması ve insanın bu dünya hayatında kalıcı, ebedî ve sonsuz olana giden varoluş yolculuğunda önünde duvar gibi yükselen nefs putu başta olmak üzere, güç putlarını, makam-mevki putlarını, önyargı / saplantı / dar kafalılık putlarını, şehevî putları yıkması ile mümkün olabilir.
Kulluk, kişinin, beşerî, dünyevî sınırları aşarak aşkınlaşması ve bunun için de yeryüzünde hakkı, hukuku, adaleti, insanlık kardeşliğini, 'tabiat kardeşliği'ni, bütün varlıklarla kardeşliğini gerçekleştirmesi çabası ve yolculuğudur.
Yaratıcıya kulluk, insanı insanlaştırır, vareder. Kula ve kulun ayartıcı niteliklerine, dünyaya, mala-mülke, güce, paraya kulluk ise, insanı insanlığından uzaklaştırır, yok eder ve dünyayı cehenneme çevirir.
TABİAT DA 'MÜSLİM'DİR
İslâm inancında, tabiat da, hayvanlar da, bitkiler de, uçan kuşlar da, taşlar da, dağlar da 'müslim'dir / teslim olmuştur: İnsanın dışındaki bütün varlıklar, kendilerine sorumlu oldukları yükümlülükleri kâmil mânâda yerine getirirler: Bütün varlıklar, Allah'ı tesbih ederler kendilerince, âyetin emri gereğince.
Sadece insan, müslim'likte kalmaz, Mümin ve Muhsin aşamalarını da gerçekleştirme yolculuğuna çıkar. Muhsin: Tam teslimiyettir. Hakkıyla kul olmanın, insan-ı kâmil olmanın zirve noktasıdır. Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail, bu makama ulaştıkları için, Muhsin olarak nitelendirilmiştir Kur'ân'da. (Muhsin, kişinin, Allah'ı görüyormuş gibi nefes alıp vermesi, yaşamasıdır).
İslâm'da kurban, başka kültürlerde veya dinlerde de varolduğu için ya da insanın şiddet temayülünü teskin etmek amacıyla gerçekleştirilmez.
Genelde bütün ibadetler ve hakîkî müslümanın bütün hayatı, özelde ise kurban ibadeti, insanın Yaratıcı'ya bilfiil, yaşayarak ortaya koyduğu bir yakınlaşma ve beşerî, dünyevî zaaflarından arınma çabası ve mücahedesidir: Muhsinleşme yolculuğu.
KURBAN, İNSANCA BİR DÜNYANIN TEMİNATIDIR
Kurban, esas itibariyle, insanın en değerli varlığını feda etmesidir. İslâm'da insanlar, hayvanları, insandan ve insanın yaşadığı hayattan kopuk varlıklar olarak görmez. İslâm'ın dünyasında hayvanların da, bitkilerinde, bütün tabiat varlıklarının da, insanlar kadar adalet, hakkaniyet, sulh ve selâmet içinde yaşamaları İslâm tarafından teminat altına alınmıştır. Mükemmel bir havyan hakları hukuku geliştirilmiştir o yüzden.
Hayvanlar, insanın bir cüz'üdür. Bu nedenle, insanın hayvanı kurban etmesi, kendisinden bir parça'yı kurban etmesidir aslında. O yüzden, kurban kesilince, insan, acıyı, merhameti, ölüm gerçeğini bütün boyutlarıyla yaşar. Kurbanı hayvanla bütünleşerek keser. Makinalarla, elektrik şoklarla düğmeye basarak ruhsuz, duygusuz bir şekilde kesmez.
Kurban, bir candır ve insanın bir parçasıdır. Müslüman bir cana kıyamaz. Ama Allah için, Allah emrettiği için, insanın acıma, şefkat, merhamet ve vicdan duygusunu kemâle erdirme temrini, terbiyesi, tezkiyesi, saflaşması için insan kurban keser. Aslâ kendisi için değil, Allah için keser.
Kurban, insanın şiddet duygularını yatıştırmak için değil, insanın bütün putları yıkabilmesi, aşkınlaşabilmesi, bunun için de nefsini terbiye etmesi için emredilmiştir insana.
Zira insan, beşerî, dünyevî putları yıkıp Yaratıcısına hakkıyla kul olabildiği zaman, yeryüzünde adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği, sulh-u selâmeti tesis edebilir.
HZ. İBRAHİM'İN MİSYONUNA BİR BÜTÜN OLARAK BAKMAK
Bunun sembolik yol haritası, Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve Hz. İsmail'in birlikte gerçekleştirdikleri hakikat yolculuğunda, hakîkî ve bütün olarak insanlık için örnek teşkil edecek uygulaması da Peygamberimiz ve sahabesi tarafından gözler önüne serilmiştir.
Kurban ibadetinin ne olduğunun ve nasıl bir anlam ifade ettiğinin anlaşılabilmesi için, sadece kurban fenomeninin kendisi üzerinde yoğunlaşmak yetmez. Hz. İbrahim'in (a) peygamberlik yolculuğunun bir safhası, bir veçhesi olarak kurban ibadetini anlamak gerekir.
Dolayısıyla Hz. İbrahim'in, Hz. Hacer'in ve Hz. İsmail'in bu süreçte üstlendikleri 'rol'leri bir bütün olarak idrak etmemiz, kurban ibadetini bihakkın anlama çabamızı kolaylaştırabilir.
Yorumlar
Yorum Gönder