Şiirle onun inşa kısmına emek vererek meşgul oldum, olmaktan hâlâ zevk almaktayım; neden? Şiirlerimin yalnızca mübdii olmayışımdan belki. Onların aynı zamanda tutkun bir kariiyim de. Şiir okuyuşum ve yazışım nimete şükranımın vesilesidir. Okumak ve yazmak suretiyle minnete ve şükrana gark oluyorum. Zira yaratılmış oluşuma hamd etmemi kolaylaştırsın diye bana şiir çok genç yaşımda bir tekinlik olarak verildi. Yazmayı şiir dışına cüretkârlıkla taşırdım; ama nesir olarak yazılarımın şiirin tesir sahası haricinde durmaları şartına riayet ettim. Yazdıklarım paralelinde konuşmalar yapmaktan da geri durmadım. Neden yaptım bütün bunları? Gözüm bir tür yıldızlık mevkiinde mi idi? Hayır, yazmak bahsinde her yaptığımı üzerime farz olduğuna kanaat getirdiğim kadarıyla yaptım. Bana şiirin yanı sıra çok genç yaşımda bir tekinlik olarak verilen siyasî bağlanma inayeti ilerlemiş yaşıma rağmen uhdemde kaldı. Nazımda ve nesirde lâfımın, takipçisi, aynı lâfın bekçisiydim. Boş lâf değildi[r] onlar. Hepsinin içinde Türk milletine mensubiyetin ehemmiyetine kani ben var[d]ım.
Millet olarak öyle bir yere geldik ki, bugün Türkiye’de benim yazdıklarım dışında birşeyler okuma merakınız varsa, bu merakınızı gidermek suretiyle ancak boş lâflarla meşgul olmaktan duyduğunuz hoşnutluğu dışa vurabilirsiniz. Milletin işleri buraya ister istemez, kendiliğinden, eşyanın tabiatı icabı gelmedi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin mağlupları yaptı, ne yaptıysa. Türk milletine mensubiyetin ehemmiyetine kanaat getirmişliğim âyân olunca beni büsbütün çevresiz bırakmayı başaran birileri işi buraya getirdi. Bu söylediklerimle, kalemimin buraya naklettikleriyle böbürlenme hissinin ve/veya kibrin bir alâkası yok. Türkiye’de benden başka herkesin boş konuştuğunu iddia cüreti gösterişim benim canımı fena halde sıkmaktadır. Giderek canımın çok yandığını itiraf etmeliyim. Meselenin düğümlendiği yer de burası zaten. Birileri bir yerleri bir yerlerine denk olduğu için, bir yerlerinin trampet çalması yüzünden mangalda kül bırakmıyor. Türkiye’de lâf eden benden başka herkes canı yanmasın diye üzerine hiçbir risk almaksızın ileri geri lâf edebiliyor. Yani hepsi baştan beri siyaseten Türkiye’de yürürlüğe girmiş, kâfirler eliyle yürürlüğe sokulmuş şeylerin kabulüne istinaden söz üretmeyi vazife biliyor. Ağız sahibi bu üreticilerin her biri atlatılmış tehlikelerin güvenli sahasında -eğer buna konuşmak denecekse- konuşuyor.
Yıllar içinde küfrün mantığı içinde iki kuşak yoğruldu. Türkiye 27 Mayıs 1960 akabinde önce sosyalizm tehlikesi atlattı. Burjuva alışkanlıklarının desteğiyle bunu başaranlar, alışkın elleriyle el yapımı bir tehlike yaratmaya girişti. Sonra bunun her an kontrolden kaçabileceği korkusu gereğince, bilhassa 12 Mart 1971 akabinde gaz verilen İslâmiyet tehlikesi Refah-Yol hükümeti sayesinde atlatıldı. 28 Şubat’a bir çeşit darbedir demekte ısrar edenler bizzat ve bizatihi İslâm’a açılan yola elleriyle mania bırakanlardır. Onlar kapitalist dünyanın iftihar ettiği Türkiye’yi parlattı. Kredi notu yükseltilen Türkiye onların Türkiyesi. Hasıl-ı kelâm, Türkiye’ye Dünya Sistemi nazarında bugünkü sâlim yeri kazandıranlar sosyalizme ihanet eden solculardan ve İslâmiyet’e ihanet eden sağcılardan başkaları değildir.
Türkiye’de adı şöyle veya böyle intişar etmiş insanların hepsi o adları cürme iştirak ederek edindi. Ben ömrümün hiçbir safhasında solcu veya sağcı kümelerden birine mensup olmamaktan övünç duyarım. Gerçi onlar da beni aralarına dahil etmek için her hangi bir gayret göstermiş değillerdi. Farklı olarak ne yaptım? Önce Halkın Dostları dergisi vasıtasıyla dönüşüm sancısı çeken Türk milleti karşısında bir şeyler ifade etmeğe özendim. Mezkûr dergi “Türk milletine lâf anlatmanın yolları tıkanmasın” beklentisini canlı tutma gayesiyle neşriyata başlamıştı. Araya çok şey girdi.
Türk olmanın vazgeçilmezliğine sıra gelince de, aynı farz-ı kifayeyi “Türk milletine lâf anlatmanın yolları tıkanmasın” düsturunu ika gayesiyle 18 Nisan 1977’den itibaren gazete yazarlığını vasıta kılıp müşterek bir hayatımız olduğuna iman ettiğim insanlara hitap ettim. Yazdığım yazıların bir tekinde bile boş lâf etmemeye titizlik gösterdim. Ne var ki, ben yazmağa başlar başlamaz ikbal arayışı içinde bir Türkiye’nin baş göstermesini kendi aleyhlerinde bir faaliyet kabul edenler bir karşı hareket başlattılar. İkbal arayan Türkiye benim lâf etme mazeretimdi. Endişem lâflarımı dolduruyordu. Benim içini doldurmak için hayatımı riske attığım lâfları onlar kendilerine servet ve makam getirecek boş laflarla, hem de övgülü boş laflarla boşalttılar. Bu suretle benim dediklerim diğerlerinin (meselâ, spor yazarlarının) dediklerinin değeri mesabesine indirildi ve ben aradan geçen 35 sene boyunca hiçbir şey söylememiş oldum. İşin tabiatını göz önüne alacak olursak, bunda bir anormallik yoktu.
Türkiye endişesi olanlar için bir normallik var ise, bu, benim yazılarımda özgürlüğün ve sıhhatin içten dışa seyrettiğini müdafaa etmem, önce düşüncede dostluğu gözetmemdi. Yıllar içinde dost/düşman herkes içindekini dışa vurmanın yollarını ele geçirdi. Kimin düşüncesiyle dostluk/düşmanlık temin edebilmişse herkes hempalarıyla oldu. İnsanlar şartlar değiştikçe değişiyordu. Bu ülkede şartlara boyun eğerek yaşanıyordu. Şart koşanların cezalandırıldığı memleketin vatandaşlarıydık.
Türkiye Cumhuriyeti hükümranlığı dâhilinde neresi idiyse orası 27 Mayıs 1960 sabahına kadar düşünce dünyasının teşekkülüne izin verilmeyen bir yerdi. Düşünme cüreti göstermek hem 27 yıllık tek parti dönemi boyunca ve hem de 10 yıllık Demokrat Parti yönetiminde cezayı müstelzimdi. Hatıraların neşredilmesine bile müsaade edilmiyordu. Daha sonraları dünya şartları gerektirdiği için, ister istemez fikriyat hakkında bir fikre sahip oldu Türkler; ama onların gücün girebildikleri düşünce dünyası, zoru zoruna bilebildikleri düşünce dünyası siyasî endişelere kabuk olabilecek mikyasta bir cesamete rıza göstermişse ancak varlığı tanınan bir şey oldu. Geçen zaman Türkiye’de düşünce dünyası bakımından hiçbir şeyi değiştirmedi. Türkler hâlâ düşünceye sadece kendi tuttukları taraf lehine kısa vadede ve bariz bir biçimde sonuç vermesi halinde kıymet biçebiliyor. Türkler fiyatlandırıyorlar düşünceleri. Düşüncelerin üzerinde etiket, etiketlerin üzerinde rakam var.
Tarih olarak 1945, PAX-AMERICANA’nın başlangıcını gösterir. Yani dünyada düşünceye müracaat etmeden yaşamanın meşruiyyete kavuştuğu dönemin başlangıcını. ENCOUNTER dergisine katkıda bulunanlar arasında düşünce namusunu muhafaza etmiş olanları neşriyata CIA tarafından mali destek sağlandığını öğrenince rencide oldu. Rencide? Kurduğum cümlenin anlaşılmazlığının farkındayım. Bugün düşünce dünyasının böyle haberlerinin tuhaf karşılandığını hep biliyoruz. Çünkü PAX-AMERICANA artan etkisini düşünce namusu kavramını gülünçleştirecek tarzda gösterdi. Namus ve Amerika... kakafoni diye buna derim ben.
Millet olarak öyle bir yere geldik ki, bugün Türkiye’de benim yazdıklarım dışında birşeyler okuma merakınız varsa, bu merakınızı gidermek suretiyle ancak boş lâflarla meşgul olmaktan duyduğunuz hoşnutluğu dışa vurabilirsiniz. Milletin işleri buraya ister istemez, kendiliğinden, eşyanın tabiatı icabı gelmedi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin mağlupları yaptı, ne yaptıysa. Türk milletine mensubiyetin ehemmiyetine kanaat getirmişliğim âyân olunca beni büsbütün çevresiz bırakmayı başaran birileri işi buraya getirdi. Bu söylediklerimle, kalemimin buraya naklettikleriyle böbürlenme hissinin ve/veya kibrin bir alâkası yok. Türkiye’de benden başka herkesin boş konuştuğunu iddia cüreti gösterişim benim canımı fena halde sıkmaktadır. Giderek canımın çok yandığını itiraf etmeliyim. Meselenin düğümlendiği yer de burası zaten. Birileri bir yerleri bir yerlerine denk olduğu için, bir yerlerinin trampet çalması yüzünden mangalda kül bırakmıyor. Türkiye’de lâf eden benden başka herkes canı yanmasın diye üzerine hiçbir risk almaksızın ileri geri lâf edebiliyor. Yani hepsi baştan beri siyaseten Türkiye’de yürürlüğe girmiş, kâfirler eliyle yürürlüğe sokulmuş şeylerin kabulüne istinaden söz üretmeyi vazife biliyor. Ağız sahibi bu üreticilerin her biri atlatılmış tehlikelerin güvenli sahasında -eğer buna konuşmak denecekse- konuşuyor.
Yıllar içinde küfrün mantığı içinde iki kuşak yoğruldu. Türkiye 27 Mayıs 1960 akabinde önce sosyalizm tehlikesi atlattı. Burjuva alışkanlıklarının desteğiyle bunu başaranlar, alışkın elleriyle el yapımı bir tehlike yaratmaya girişti. Sonra bunun her an kontrolden kaçabileceği korkusu gereğince, bilhassa 12 Mart 1971 akabinde gaz verilen İslâmiyet tehlikesi Refah-Yol hükümeti sayesinde atlatıldı. 28 Şubat’a bir çeşit darbedir demekte ısrar edenler bizzat ve bizatihi İslâm’a açılan yola elleriyle mania bırakanlardır. Onlar kapitalist dünyanın iftihar ettiği Türkiye’yi parlattı. Kredi notu yükseltilen Türkiye onların Türkiyesi. Hasıl-ı kelâm, Türkiye’ye Dünya Sistemi nazarında bugünkü sâlim yeri kazandıranlar sosyalizme ihanet eden solculardan ve İslâmiyet’e ihanet eden sağcılardan başkaları değildir.
Türkiye’de adı şöyle veya böyle intişar etmiş insanların hepsi o adları cürme iştirak ederek edindi. Ben ömrümün hiçbir safhasında solcu veya sağcı kümelerden birine mensup olmamaktan övünç duyarım. Gerçi onlar da beni aralarına dahil etmek için her hangi bir gayret göstermiş değillerdi. Farklı olarak ne yaptım? Önce Halkın Dostları dergisi vasıtasıyla dönüşüm sancısı çeken Türk milleti karşısında bir şeyler ifade etmeğe özendim. Mezkûr dergi “Türk milletine lâf anlatmanın yolları tıkanmasın” beklentisini canlı tutma gayesiyle neşriyata başlamıştı. Araya çok şey girdi.
Türk olmanın vazgeçilmezliğine sıra gelince de, aynı farz-ı kifayeyi “Türk milletine lâf anlatmanın yolları tıkanmasın” düsturunu ika gayesiyle 18 Nisan 1977’den itibaren gazete yazarlığını vasıta kılıp müşterek bir hayatımız olduğuna iman ettiğim insanlara hitap ettim. Yazdığım yazıların bir tekinde bile boş lâf etmemeye titizlik gösterdim. Ne var ki, ben yazmağa başlar başlamaz ikbal arayışı içinde bir Türkiye’nin baş göstermesini kendi aleyhlerinde bir faaliyet kabul edenler bir karşı hareket başlattılar. İkbal arayan Türkiye benim lâf etme mazeretimdi. Endişem lâflarımı dolduruyordu. Benim içini doldurmak için hayatımı riske attığım lâfları onlar kendilerine servet ve makam getirecek boş laflarla, hem de övgülü boş laflarla boşalttılar. Bu suretle benim dediklerim diğerlerinin (meselâ, spor yazarlarının) dediklerinin değeri mesabesine indirildi ve ben aradan geçen 35 sene boyunca hiçbir şey söylememiş oldum. İşin tabiatını göz önüne alacak olursak, bunda bir anormallik yoktu.
Türkiye endişesi olanlar için bir normallik var ise, bu, benim yazılarımda özgürlüğün ve sıhhatin içten dışa seyrettiğini müdafaa etmem, önce düşüncede dostluğu gözetmemdi. Yıllar içinde dost/düşman herkes içindekini dışa vurmanın yollarını ele geçirdi. Kimin düşüncesiyle dostluk/düşmanlık temin edebilmişse herkes hempalarıyla oldu. İnsanlar şartlar değiştikçe değişiyordu. Bu ülkede şartlara boyun eğerek yaşanıyordu. Şart koşanların cezalandırıldığı memleketin vatandaşlarıydık.
Türkiye Cumhuriyeti hükümranlığı dâhilinde neresi idiyse orası 27 Mayıs 1960 sabahına kadar düşünce dünyasının teşekkülüne izin verilmeyen bir yerdi. Düşünme cüreti göstermek hem 27 yıllık tek parti dönemi boyunca ve hem de 10 yıllık Demokrat Parti yönetiminde cezayı müstelzimdi. Hatıraların neşredilmesine bile müsaade edilmiyordu. Daha sonraları dünya şartları gerektirdiği için, ister istemez fikriyat hakkında bir fikre sahip oldu Türkler; ama onların gücün girebildikleri düşünce dünyası, zoru zoruna bilebildikleri düşünce dünyası siyasî endişelere kabuk olabilecek mikyasta bir cesamete rıza göstermişse ancak varlığı tanınan bir şey oldu. Geçen zaman Türkiye’de düşünce dünyası bakımından hiçbir şeyi değiştirmedi. Türkler hâlâ düşünceye sadece kendi tuttukları taraf lehine kısa vadede ve bariz bir biçimde sonuç vermesi halinde kıymet biçebiliyor. Türkler fiyatlandırıyorlar düşünceleri. Düşüncelerin üzerinde etiket, etiketlerin üzerinde rakam var.
Tarih olarak 1945, PAX-AMERICANA’nın başlangıcını gösterir. Yani dünyada düşünceye müracaat etmeden yaşamanın meşruiyyete kavuştuğu dönemin başlangıcını. ENCOUNTER dergisine katkıda bulunanlar arasında düşünce namusunu muhafaza etmiş olanları neşriyata CIA tarafından mali destek sağlandığını öğrenince rencide oldu. Rencide? Kurduğum cümlenin anlaşılmazlığının farkındayım. Bugün düşünce dünyasının böyle haberlerinin tuhaf karşılandığını hep biliyoruz. Çünkü PAX-AMERICANA artan etkisini düşünce namusu kavramını gülünçleştirecek tarzda gösterdi. Namus ve Amerika... kakafoni diye buna derim ben.
İsmet Özel, 17 Kasım 2012
Yorumlar
Yorum Gönder