Ana içeriğe atla

Zaman'sız mekâna kapatılmak ve yol almak! : Yusuf Kaplan

Zaman'sız mekâna kapatılmak ve yol almak! 

Kendimizle yüzleşemediğimiz ve hesaplaşamadığımız sürece, bu dünyaya bir şey söyleyemeyiz. Kendimizle yüzleşebilmenin ve hesaplaşabilmenin yolu, çağla yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan geçer.

Çağ bir ağa dönüştüğü, bütün insanlığı ağlarına ve bağlarına kapattığı için çağı tanımadan, çağrımızı da tanıyamayız.
İnsanlık tarihinde ilk kez yaşanan, benim insanlığın semantik intiharına (=hayatın ve hakikatin anlamını, insanın ise 'kendi'ni ve 'dil'ini yitirmesine) yol açtığını söylediğim ve çağ körleşmesi olarak tarif ettiğim böylesine büyük, küresel bir varoluş kriziyle, 'evsizleşme', 'yersiz-yurtsuzlaşma', 'yer'inden ve hakikat'inden edilme veya uzaklaştırılma sorunuyla karşı karşıya insanlık. Tarihte ilk defa.
O yüzden çağı tanıyamadığımız sürece çağrımızı çağın idrak biçimleriyle ve zihin kalıplarıyla çağa yamamaktan da, çağrımızın çağını kurmasını sürgit ertelemekten de kurtulamayız, diyorum.
İKİ AŞAMALI BİR YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA
İki aşamalı bir yüzleşme ve hesaplaşma süreci öneriyorum. Sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için.
Hem çağın idrak kapılarımızı kapatan, zihnimizi donduran, ruhumuzu yok eden çağ körleşmesi sorunuyla malul olduğumuzu görebilmek; başka bir deyişle, anlamı anlamsızlaştıran, değeri değersizleştiren, hayatı ve insanı yersiz-yurtsuzlaştıran çağ körleşmesine yol açan çağın ağlarından ve bağlarından kurtulmanın yollarını araştırmak; hem de nasıl kendimiz olarak varolabileceğimiz, kendi çöken gökkubbemizi, kendi anlam haritalarımızı ve anlamlandırma pratiklerimizi nasıl yeniden inşa edebileceğimiz meselesi üzerinde kafa patlatmak.
Hem bizim, hem bütün insanlığın iki temel varoluşsal sorunu işte bu.
Çağ körleşmesini aşabilme ve kendimizi bulabilme, kendi hayat-dünyamıza ulaşabilme sorunu şeklinde özetleyebileceğim bu iki sorun, modern ve postmodern seküler kültürün ürettiği, varlığı ve hakikati yok eden iki hayatî varoluşsal sorunu insanlığın.
'ASİMİLASYON'LA 'SİMÜLASYON' ARASINDA
Daha önce de pek çok kez dikkat çekmiştim ama bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum: Modernlik, bütün kültürleri asimile eden, bütün kültürlerin, dünyaların, insanların ve hayatların metamorfoz yemesine, böylelikle yerle bir olmasına ve yersiz-yurtsuzlaşmasına, işlevsizleşmesine ve anlamsızlaşmasına, değersizleşmesine ve önemsizleşmesine yol açan çok katmanlı, devâsâ bir ağ örüyor insanlığın önüne. Ve bütün insanlığı kendinden, kendi kaynaklarından, kendi dayanaklarından, kendi varoluş vasatlarından ve dinamiklerinden uzaklaştırarak kendine yani seküler kültüre kapatıyor bu asimilasyon / yabancılaştırma süreçleriyle.
Postmodernlik ise, simülasyon (=ayartarak sığlaştırma ve u/yutma) süreçleriyle insanlığın idrak yetilerini, düşünme yeteneklerini ve kendine özgü varoluş imkânlarını iptal eden hız ve haz süreçleriyle işleyen ayartının pornografisinin eşiğine fırlatıyor bütün insanlığı.
Başka bir dille özetlemem gerekirse… İnsanlığın, içine kapatıldığı çağ körleşmesinin ağlarından kurtulmak, arınabilmek ve eşiğine sürüklendiği, sürgün hayatına mahkûm edildiği ayartının pornografisine mahkûm edilmiş olmak gibi iki temel varoluşsal sorunu var.
İnsanlığın bu iki temel yokoluş biçiminin eşiğine nasıl geldiğinin ya da sürüklendiğinin arkeolojisini yapmadan, yani nasıl bir çağda yaşadığımızı ve bu çağın içine nasıl düştüğümüzü derinlemesine kavramadan bir yere gidemeyeceğimizi de; 'kün!' / 'ol!' emri gereğince varlığımızı kendimiz olarak sürdürme imkânlarına ve tekevvün ettirme 'mekânlarına' kavuşamayacağımızı da henüz idrak edebilmiş bile değiliz, ne yazık ki.
O yüzden, her şeyden önce, 'ne/rede/yiz?', 'neden buradayız?' ve 'bura'ya nasıl sürüklendik?' soruları üzerinde derinlemesine kafa patlatmak zorundayız.
SEKÜLER KÜLTÜRDE ZAMAN YOKTUR
Yazının sonunda söyleyeceğim şeyi, burada, bu kazı yolculuğunun henüz başındayken söyleyeyim: Seküler kültürde zaman yoktur: Seküler kültürde zaman fikri de, zaman duygusu da, zaman'ın gerçekliği de yok edilmiş ve bunun yerine simülatif bir zaman duygusu ve gerçekliği icat edilme zorunluluğu duyulmuştur: Her şey bura'dan ibarettir. Ötesi yoktur; ötesi yalnızca yokluk ve yokoluştur.
O yüzden seküler kültürde yalnızca mekân duygusu hâkimdir ve hükmünü icra eder; insanın zaman duygusunu sürgit bastırır ve 'iptal eder': Seküler modern kültür, insanı, mekâna kapatır; kapatılmışlık duygusunun uçlarında, kıyılarında oraya buraya sürükleyerek sürgün hayatı yaşatır insana. Aslında insanı bu hayattan da sürer, sonuçta.
Zaman duygusunun yitirilmesi, normların ('etik'in), hayatın sorunlarını derinlemesine kavrayabilecek derinlikten yoksunlaşmasına yol açar. Bu da, zorunlu olarak form'ların (estetik'in) norm hâline, araçların amaç hâline getirilmesine zemin hazırlar: Araçsal aklın hükümranlığı.
Sonuçta, araçsal aklın hükümranlığı, Tanrı, İnsan ve Kâinât'tan oluşan büyük varlık zincirinin hiyerarşik dengesini bozar: Her şeyi kontrol ve kolonize etme çabası, OLMA kaygısının yitirilmesine ve SAHİP OLMA güdüsünün kontrolden çıkacak boyutlar kazanmasına zemin hazırlar.
Ancak modernlikte 'kapatılma'yla sonuçlanan bu yolculuk, postmodernlikle birlikte hayattan ve hakikatten kaçışa yol açan her şeyi yok edici bir yolculukla sonuçlanır: Modernliğin ifrat / abartı ve postmodernliğin tefrit / ayartı sürgünü.
İfrat, mekân'ın dolayısıyla bu dünyanın abartılmasını ve insanın 'mekân'a ve bu dünyaya kapatılmasını; tefrit ise her şeyin ayartı yoluyla buharlaşmasını getirir; insanın, hayatın ve hakikatin anlamsızlaşmasını yani.
Sonuç: İnsanın hayattan da, hakikatten de, kendisinden kaçış'ıdır.
MODERNLİK: MEKÂNA KAPATILMIŞLIK
Yer yer bizim medeniyetimizin diliyle yaptığım bu tespitleri, bir de Batı uygarlığının -çocuklarının / düşünürlerinin- diliyle gözden geçirelim.
Modernliğin büyük teorisyenleri bu varoluşsal krize son iki yüzyıldan bu yana çarpıcı bir dille dikkat çekerler. Daha önceleri de zikrettiğim gibi, Max Weber, modernliğin kendisini 'demir kafes' metaforuyla özdeşleştirmiş ve iki büyük sorun ürettiğini söylemişti: Anlam krizi ve özgürlük kaybı.
Çağdaş düşünürlerden Foucault da, modernliği, hapishane metaforuyla özetlemişti.
Seküler kültürün dünyasının kafes ve hapishane'ye dönüşmesinin en temel nedeni, zaman duygusundan yoksun olması, zamanı bu dünya hayatının geçmiş, şimdi ve gelecek spektrumlarına indirgemesi, insanı ve hayatı yalnızca bu dünya hayatından ibaret görmesidir.
Oysa mekân, zaman'dan kopuk varolamaz. Mekân, zamanın dış yüzü, dışlaşmış, 'ete kemiğe bürünmüş' yüzey'idir. Mekân cisim, zamansa mekâna hayat bahşedecek ruh'tur.
Mekân duygusundan yoksun bir hayat, insanı oraya buraya sürükler durur. Zaman duygusundan yoksun bir hayatsa insanı ruhsuzluğa mahkûm eder ve hayatı durdurur.
(Michel Henry, bu sorunu, 'barbarlaşma sorunu' olarak tarif etmiş ve enfes bir dille gözler önüne sermişti -Türkçe'de Ayrıntı Yayınları'ndan yayımlanan 'Barbarlık' başlıklı kitabında. Bu önemli kitabın baskısı tükenmiş; yayınevinden bu kitabı yeniden yayımlamasını talep ediyorum).
ÇAĞINI KURMAYAN BİR ÇAĞRI, NE'YİN ÇAĞRI'SIDIR?
Yakıcı soru şu: Bir çağrımız var mı bizim? İçinde yaşadığımızı sandığımız çağ, hakikaten bizim çağımız mı, yoksa yalnızca içine kapatıldığımız bir ağ mı?
O halde burada geleceğimiz nokta şu: Eğer çağrımızın bir çağı yoksa, çağrımızın bir kendisinin ve kendine özgü bir dilinin olmadığını söyleyebiliriz.
Bu durumda, asıl can alıcı soruyu soruyorum şimdi: Bizim çağrımızın kurmadığı bir çağda yaşıyorsak, bizim bir çağrımızın varlığından nasıl sözedebiliriz ki?
Daha da vahimi, çağrımızın kurmadığı bir çağda yaşıyorsak, bizim yaşadığımızdan, bizim çağrımızın hem bizi yaşattığından, hem de başkalarına hayat bahşettiğinden sözedemeyeceğimiz yeterince aşikâr değil mi?
Bu durum, sadece çağımıza özgü bir durumdur. O yüzden çağı ıskalayan, çağla yüzleşemeyen ve hesaplaşamayan insanlar, kendilerine gelemezler. Aslında bir 'kendi'lerinin olamadığını bile fark edemezler.
SİRK'İN KAYGAN ZEMİNLERİ VE FİGÜRANLARI
Ne kadar az soru soruyoruz öyle! Ve ne kadar yanlış sorular soruyoruz üstelik de! En ürkütücüsü de, soru'dan, soru sormaktan ve sorgulamaktan ne kadar çok ürküyoruz, öyle değil mi?
Adam gibi soru soranları, hakikatin izini sürme kaygısı güdenlerin bizi rahatsız edecek sorgulamalarını nasıl da lanetliyor ve bu 'garip' insanları nasıl da taş yağmuruna tutuyoruz acımasızca ve vicdansızca!
Neden peki?
Nedeni şu galiba bunun: Çağımız, bütün soru'ları geçersiz kılıyor. Yaşadığımız çağ, soru sormamızı, esaslı ve doğru sorular sormamızı imkânsızlaştırıyor. Biz bu çağda yaşamıyoruz çünkü: Bu çağa, düşmüş yaratıklarız sadece; bu çağın ağlarına ve bağlarına kapatılmış figüranlarız.
Figüranlar, bir yere gidebilir mi? Figüranlar, kendilerine biçilen figürleri oynarlar yalnızca. Figüranlardan bir oyun kurmalarını beklemek kadar absürd bir şey olabilir mi?
Şimdi 'burası bir sirk mi?' diye soracaksınız. Hiç kuşkunuz olmasın ki, evet; burası bir sirk. Ayartıcı bir sirk hem de. Maskeli balo vaziyetlerindeyiz: Çağ, ağlarını öylesine ustalıkla, öylesine ayartıcı ve estetize yöntemlerle maskeliyor ki, kaygan zeminlerde patinaj yapmaktan başka bir şey yapamadığımızı bile gizliyor bizim.
Tam bu noktada, sorulması gereken soru, 'nereye gidiyoruz böyle?' sorusudur. Ancak 'bu soruyu sorabilecek durumda mıyız?' diye soralım kendimize öncelikle.
Çünkü 'burası ne/resi?', 'neredeyiz?', 'neden bura'dayız?' diye sormuş değiliz henüz. Sözün özü, nerede olduğumuzu bilmiyoruz bile.
O hâlde, neyi, nasıl yitirdiğimize, nereye doğru ve nasıl sürüklendiğimize biraz yakından bakmakta yarar var.
'AKLEDEN KALP' MEDENİYETİ
Medeniyet, mekke'de hakikatin şiarlarına hayat buldurtan, medine'de hakikat şuurunu hayat oldurtan, medeniyet sürecinde bütün insanlığı hakikat şiirine durduran, bütün varlığa ve insanlığa hayat sunan hak dinin hem ifadesi, hem de kendini ifade eden hakikatli hakikat yolculuğudur.
Medeniyet, hayata hayatiyet kazandırma mücahedesi ve mücadelesidir. Hakikatin hayatına ve hayatın hakikatine. İnsana, tabiata ve bütün varlığa.
Hayatiyet, kalbin işlediğinin, işgördüğünün ve işini iyi gördüğünün alâmet-i fârikası ve yegâne vasıtasıdır. Kalbin çalışıyor olması ise, ruhun atılım yapmasının yegâne şartı. Ruhun hayat bahşeden fütûhatının.
Medeniyetin merkezinde kalp vardır: Akleden kalp. Kalp atıyorsa, orada hayat vardır ve hayatiyetini sürdürüyor, demektir.
Burada dikkatimizi çekmemiz gereken hakikat şu: Medeniyetin bir merkezi vardır. Aklı da, gözü de, ruhu da, sözü de harekete ve hayata geçiren bir merkezi: Kalp.
Kalp, yaratıcı ruhun kaynağıdır. Vicdanın. Fıtratın. Su katılmamışlığın. Saflığın. Arınmanın, Arı-duruluğun. Hakikatin yani. Hakk'ın hakikatinin.
O yüzden, hem hayatın hakikatinin, hem de hakikatin hayatının, hayat bulmasının, hayat olmasının, herkese ve her şeye hayat sunmasının doğurgan dölyatağı.
Müslüman şehirde cami, insandaki kalbin işlevini yerine getirir: Hayatın merkezi, camidir. O yüzden cami, her gün beş defa insanları yıkayan ve arındıran gürül gürül akan bir çağlayanı andırır. Tıpkı kalbin bedeni ve ruhu her dâim arındırması ve temizlemesi gibi.
MÜSLÜMAN ŞEHİR: 'PEYGEMBER-ŞEHRİ'
Müslüman şehir ne peki? Sadece bir mekân'dan mı ibaret?
Elbette ki, hayır! Müslüman şehir, her şeyden önce, Efendimiz'in (sav) tarifiyle, kendisidir. Efendimiz, kendisini 'ilmin medinesi' diye tarif etmiştir.
Yani Müslüman şehir, ilâhî hakikatin nebevî bir dille insan tarafından hayata ve harekete geçirildiği bir 'peygamber-şehri'dir: Müslüman şehirde, ilâhî sesle beşerî ses'in buluşması, medceziri gerçekleşir.
Dün İstanbul böyle bir şehirdi. Kudüs böyle bir şehirdi. Herat böyle bir şehirdi. Bağdat, Kurtuba, Bosna, Şam ve Kahire böyle bir şehirdi.
Neden bu kadar 'kirlendiğimizin' cevabı, işte bu 'Müslüman şehrin' yokolması gerçeğinde gizli biraz da, öyle değil mi?
AKLIN SÜRGÜNÜ: SİVİLİZASYON / UYGARLIK
Nasıl kalp yaratıcı ruhun vasıtası ise, akıl da kurucu iradenin vasıtasıdır. Eğer akıl, kalple buluşabilirse, hayata da, hakikate de giden yapı taşlarını döşeyen bir kurucu irade vazifesi görür. İnsanın yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirmesinde rolünü bihakkın yerine getirir.
Ama eğer akıl, kalple buluşamaz da, kendi başına hareket etmeye kalkışırsa, kurucu iradenin kaynağı yıkıcı ve yok edici bir kudrete dönüşür; şiddetin ve şirretliğin kaynağı olur. İnsanın taşımayacağı bir yük hâline gelir.
***
Sivilizasyon yani uygarlık, hakikatin bittiği yerde başlar ve hayatı da bitirir. O yüzden uygarlık eleştirileri yerden göğe kadar haklı. Ama uygarlık eleştirilerinin medeniyet eleştirileri olarak yapılması ise sonuna kadar, dibine kadar hastalıklı.
***
Uygarlığın kaynağı, tek dayanağı akıl'dır. Akıl, ölçmeye biçmeye, hesap kitap yapmaya, insanlar, hayat ve hakikat üzerinde tahakküm kurmaya ve tahakküm kuran kişilerin kurulu düzenlerini aklamaya yarar.
Akıl, indirger, tecrit eder. Hayatı da, insanı da ruhsuzluğa mahkûm eder. Akıl, ayırır; bağları koparır. Kendisini yegâne bağ katına yükseltir. Ama ortaya çıkan şey yalnızca ağdır: Hayatı, insanı ve hakikati boğan bir ağ.
AKIL, KALPLE BİRLEŞTİĞİ ZAMAN HAKİKAT TECELLÎ EDER
Akıl, sadece bilmeye yarar; anlayabilmeye değil. Bilimin kaynağı akıldır. Bilim, Michel Henry'nin enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi, varoluşunu yalnızca akıl üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı zaman, yalnızca akla dayandığı zaman, hayatın varoluş dayanaklarını yerle bir eder: Hissi yok eder. İnsanı hissizliğe, ruhsuzluğa mahkûm eder. Canavarlaştırır.
Akıl, ancak kalple birleştiği zaman, hayata ruh üflemeye başlayabilir. İnsanın vicdanını hayata geçirir ve böylelikle başka insanlara, başka varlıklara, tabiata hikmet nazarıyla, nimet nazarıyla, hem kendi hakikatinin, hem de hayatın hakikatinin dercedildiği, şifrelendiği, yansıtıldığı kendini keşif nazarıyla bakar.
Dolayısıyla kalp birleştirir. Kalp, insanın kabesidir: Yaratıcı'nın 'yerleştiği' yegâne 'yer'. Hayatın ve hakikatin merkez'i, merkez üssü.
O yüzden bütün bağları birbirine bağlar kalp. Hem insanlarla insanlar arasında, hem de insanlarla diğer varlıklar arasında birbirini vareden, birbirinin varlığından haberdar eden, birbirinin varlığıyla varolabildiklerini ihbar eder muazzam bir medcezir icat eder.
Kalp, o yüzden insanı ve dünyayı, Tek Bağ'a, Yegâne Özgürleştirici, Kuvvet ve Kudret Sahibi, yaratıklarına hayat ve hakikat bahşeden Bağ'a bağlar.
Böylelikle akıl, kalbin tesis ettiği vicdanla, insanı arş-ı a'lâya yükseltecek merdivenler döşer, kanatlandırıcı güzergâhlar çizer.
Düşen insanı tutup kaldırır ve başka dünyalara, başka âlemlere, başka varlıkların kâinâtlarına, âlemlerine, dünyalarına (ZAMAN'larına) ulaştırarak leziz, nefis ve doyumsuz bir yolculuk yaptırır insana.
Mülk âlemini aşamayan ve melekût âlemine ulaşamayan, seküler kültür, insanı mülk âleminin meliklerinin tahakkümlerine mahkûm eder. Bu kaçınılmazdır. Melekût âleminde (yani Zaman'ın gerçek boyutlarında) yolculuk yapamayan seküler kültür, mülk âleminin yükleri altında ezer insanı.
KAPATILMA VE KAÇIŞ
Buraya kadar yaptığım tartışmadan şöylesi bir sonuca varmak fazla abartılı olmaz sanırım: Batı uygarlığında, dualizm'lerin anası ruh-beden düalizminin Batılıları yüzyıllarca meşgul etmesinin nedeni de, insanın yalnızca mekân'a (yani hem bu dünyaya, hem de bu dünyanın kışkırttığı beden'e, ten'e ve ben'in ayartıcı pornografisine) kapatılmasının nedeni de, Batı'da zaman fikrinin, duygusunun ve hakikatinin olmamasıdır. Zaman'ın gerçek kaynağı başka âlemlerle irtibat kuramaması yani.
Kapatılma olgusu, öyle basitçe geçiştirilecek bir sorun değil. Zihnin, gözün, görme biçimlerinin, idrak biçimlerinin kapatılmasından tutun, mimariye kadar izlerini ve sonuçlarını görebileceğimiz bir olgu bu.
Meselâ mimaride, Ortaçağlarda / Hıristiyanlık çağlarında içe kapanma durumu sözkonusuydu; modern zamanlarda ise dışa kapaklanma'yla sonuçlandı bu. İfrat tefrit hâli yani. İç ile dış arasında bir uyum, bir senkronizasyon sağlanamadı. Her iki mimari tarzın ürettiği zihin ve davranış biçimi kaçış'tır: Hırıstiyanlar, dış dünyadan kaçarken; modernler iç dünyadan kaçmayı tercih ettiler.
Postmodern dünyada ise, ne iç dünya kaldı, ne de dış dünya. İkisi de tahrip oldu. Postmodern dünyada yalnızca simülasyonlar hakim: Taklitler. Ayartılar. Kaçışlar. Nomadlar, yani sanal göçebeler.
POSTMODERN DÜNYA: İLLÜZYONLARIN PORNOGRAFİSİ
Postmodern dünyanın çeşitliliklere ve farklılıklara hayat hakkı tanıyan bir dünya olduğu fikri, tam anlamıyla illüzyondan ibarettir.
Postmodern dünya, senkretizmler yani uyuzlaştırmacılıklara dönüşen simülatif (sahte ve ayartıcı) 'uzlaştırmacılıklar' dünyasıdır. Herkesin aynîleştiği, herkesin birbirine benzediği, tek tip duyma, düşünme ve varolma biçiminin küreselleştiği, farklılıkların düzleştirildiği bir izafilikler dünyası.
Postmodern dünyanın farklılıklar, çeşitlilikler ve özgürlükler dünyası olduğu fikrinin nasıl ayartıcı bir simülasyondan ibaret olduğunun en önemli göstergesi, zaman algısındaki düzleşmedir: Geçmiş ve gelecek zaman duygusunun iptal edildiği, zamanın genişletilmiş tek bir zamana indirgendiği, ân'ın kutsandığı, her şeyin ve herkesin bura'ya ve şimdi'ye kilitlendiği, hız ve hazın pornografisine kapatılarak algılama, duyma ve düşünme biçimlerinin yok edildiği zamansızlıklar ve ruhsuzluklar zamanı.
Zamanın olmadığı bir 'yer'de mekânın da yok olması önlenemezdi. Şu ân yalnızca evsizlik hâli yaşıyor çağdaş insan. Sanal dünyada insanı insanaltı bir varlığa dönüştüren, hızla ve hazla arzulara, fetişlere, saplantılara doğru gerçekleştirilen ayartıcı kaçışlarla hayatı sürdürmeye çalışıyor çağdaş insan.
Nefes alabilmesinin tek yolunun hayattan da, hakikatten de, kendinden de kaçmaktan başka yolu olmadığını biliyor çünkü.
NIETZSCHE VE TANRI'YI 'GÖMEN' MEZAR KAZICILARIN GÜRÜLTÜSÜ
İyi de bu, yaşamak mıdır? Bu tam anlamıyla bir düşüş, baş aşağı yuvarlanış değil midir? Her şeyin mübah olduğu, Tanrı'yla şeytanı eşitleyen, insanı yalnızca ayartının pornografisine ve kötülüğü emreden nefsinin insanaltı çağrılarına kapatan, köle kılan, bütün yönlerin yitirildiği, bir ontolojik evsizleşme, yersiz-yurtsuzlaşma, bir sürgün hâli, oraya buraya sürüklenme hâli pür melâli değil midir?
Bu gidiş, insanlığı nereye sürükleyebilir, yeni barbarlık biçimlerinin dölyatağı olan nihilizmlerin kucağına fırlatmaktan başka…
O hâlde yazıyı kalbi olan bir düşünürün, insanın kalbini, ruhunu ve hayatı yok eden, insanı dekadansın (her türlü tefessüh biçimlerinin) eşiğine fırlatan sivilizasyona / uygarlığa karşı savaş ilan eden insanlığın vicdanı bir düşünürün, biliş, oluş ve varoluş çilesinin zirvelerinde gezinen Nietzsche'nin onca fikir çilesinin meyvesi olarak bize sunduğu derinlikli, sarsıcı gözlemleriyle sona erdirelim:
'…Nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Önden, arkadan, yandan, bütün yönlerden? Bir yukarısı, bir aşağısı var mı hâlâ? Başıboş bir biçimde gitmiyor muyuz, sonsuz bir hiçlikteymişçesine? Yüzümüzde boşluğun nefesini hissetmiyor muyuz? Hava daha soğuk değil mi artık? Hep gece olmuyor mu, giderek daha çok gece? Fenerleri sabahtan yakmak gerekmiyor muydu? Tanrı'yı gömen mezar kazıcıların gürültüsünü duymuyor muyuz?'.
'TEK YENİ ŞEY: YENİ BİR ŞEY OLMADIĞI GERÇEĞİ'
O hâlde burada üzerinde derinlemesine kafa patlatılması gereken hayatî meseleler var.
Tanrı fikrini yitiren, insanı, hayatı ve hakikati yok eden yaklaşık dört asırlık seküler çağın insanlığı nasıl bir varoluş krizinin ve metafizik felâketin eşiğine sürüklediğini görmeden, gözardı ederek, insanı, hayatı ve hakikati kavrama konusunda ortaya konan onca çabaya rağmen insanlığın idrak biçimlerini ve düşünme biçimlerini yok etmekten başka bir tecrübe üretmeyen Batı uygarlığının bilim, düşünce ve sanat yolculuğunun insanlığa hayırhah bir şey verebileceğini zannetmek Batılıların bile terk etmek zorunda kaldığı büyük bir illüzyondan ve hurafeden başka bir şey değildir.
Ne diyordu insanlığın vicdanı Nietzsche: 'Batı uygarlığının insanlığa verebileceği tek yeni şey, yeni bir şey veremeyeceği gerçeğidir.'
Batı uygarlığını yoksayalım, onunla yaratıcı, diyalojik bir ilişki kurmayalım, şeklinde bir sonuç çıkmaz bu söylediklerimden. Aksine…
Başka bir şey söylüyorum. Lütfen anlamaya çalışalım.
ÜMMÎLEŞME YOLCULUĞU: NEBEVÎ DİL
İnsanlığın ve münhasıran da İslâm dünyasının fikir adamlarını, ayrıksı beyinlerini bekleyen iki büyük yükümlülük var.
Birincisi, mevcut seküler çağın insanlığı eşiğine sürüklediği ağlardan ve bağlardan arındıracak bir dalga-kırma (mekke süreci) yolculuğuna çıkarak mevcut idrak, zihin ve düşünme biçimlerinin şifrelerini çözmek ya da 'kırmak'.
İkincisi de insanlığa insanca yaşayabileceği bir dalga-kurma (medine süreci) yolculuğu armağan edecek, hayata, hakikate ve insana dair seküler kültür gibi dışlayıcı değil kucaklayıcı, yok edici değil herkesi varedici, herkesin kendi olarak varolmasına imkân tanıyıcı akleden kalbin hayata ruh üfleyeceği, ilim, irfan ve hikmet güzergâhlarında gerçekleştirilecek her şeyi hakikatin ışığında 'yeniden şifreleme' çabası ortaya koyabilecek esaslı bir medeniyet yolculuğuna, hakikat medeniyeti yolculuğuna çıkmak.
Özetle, çağın putlarını yüceltmek yerine, çağla yüzleşemediğimiz ve hesaplaşamadığımız sürece, kendimize gelemeyiz; aksine kendimizi de, yolumuzu da büsbütün yitirmekten kurtulamayız ve çağrımızın çağını kurmasını sağlayacak taşları döşemeyiz, diyorum.
Bunun için çok yönlü, çok katmanlı bir arınma ve temizlenme yani esaslı bir ümmîleşme yolculuğuna çıkmamız, soluğu kesilen ama gerçekte insanlığın ve bütün varlığın rahmet kaynağı olan, bizim bütün zamanları seferber edebilmemize, bütün zamanların çocuğu olmamıza ve bütün zamanları kendi çocuğumuz kılmamıza imkân tanıyacak çağ aşan ve çağ açacak nebevî bir dilin ve tefekkürün hayatta, düşüncede ve sanatta temellerini nasıl atabileceğimiz yakıcı meselesi üzerinde kafa patlatmamız gerekiyor. Vesselâm.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İsmet Özel’in Erbain Den Alıntılar

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor böylesine hazırlıklı değilim daha. Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum: Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda. Üç Frenk Havası 1. Capriccio Alum Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir ama Fanya Kaplan nasıl öldü diye sorarsak sanırım işimiz fazlasıyla ciddileşir. *** 2.Alum Cantabile Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını yerime yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılğının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı durmadanbeyaz bir aygırla taşardım derin göllerden bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara güneşin zekasıyla doymak isterdim kaba solgun kağıtlar sunardı şehrin insanı ban Tahrik yürek elbet acıyor esvap deği...

İsmet Özel

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?-Yaşama!-Ya bileydim?Yazar: MıydımHiç: Şiir . Münacaat Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves etti m gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak  fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademo...

Hatırı Sayılır Sözler

Hatırı sayılır sözler   Aşk ruhların çeşitli yaratıkların arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi demektir. İbnihazm * Gemisini kurtardığı için kaptan olmayı hak ettiğini düşünen kişiler bireyciliği göklere çıkardılar. Bunu yapmış olmakla da tarihteki en hastalıklı adlandırmayı gerçekleştirdiler. İsmet Özel * Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez onları alışmış oldukları tokluk öldürür İbni Haldun * Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak sanattır. Goethe * Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir. Düşünce özgürlüğünün olmaması insanların düşünememesidir. Jean-Paul Sartre * Yaratan'ın karşısına bunca büyük yapıtı okumamış olarak çıkmak düşüncesi beni çileden çıkarıyor. Oliver Wendell Holmes * Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır... Mayakovsky * Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar! / İnsan,  âl...