Çoktan tartışma dışı kalmış olması gereken bazı konuları siyaset hortlatıyor. İslam-ırkçılık ilşkisi de bunlardan biridir. Biz de hararetli tartışmaların cereyan ettiği dönemde yazdıklarımızdan bir kısmını bir daha hatırlatmak istedik:
Varoluş açısından bakıldığında Müslümanlık kavimler, ırklar, mekânlar ve zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı değildir. Tarihte İslâm'ı din olarak benimsememiş bulunan Türk boylarının ırkî ve kavmî özelliklerini de koruyamadıkları, zaman içinde köklü bir kültür değişimine uğradıkları görülmüştür.
Meşrûiyet açısından Türklüğe göre Müslümanlık, bu kavmin oniki asır önce benimsediği, bağlandığı bir dindir. Türkler Müslüman olduktan sonra millî değerlerinden önemli bir kayba uğramamışlar, buna karşı çok önemli kazançlar elde etmişler, İslâm'a yatkın fıtratlarını geliştirerek büyümüşler; öldürücü, yıkıcı, sömürücü olarak değil, adâlet, hakkaniyet, hizmet ve yüksek ahlâkî değerlerin temsilcisi olarak cihan hâkimiyeti mefkûresine ulaşmışlardır. Türklük ile Müslümanlığın imtizacından doğan bu büyük medeniyetin gerileme sebeplerini yine bu iki unsurda aramak çelişkiye düşmek olur.
İslâm dînî fıtrîdir; insanın fert ve toplum olarak yaratılıştan gelen, tabîatı icabı olan vasıf ve özelliklerine uygundur, bunlarla örtüşmektedir. 'Allah'ın insanlara yaratırken verdiği mahiyetten (fıtrattan) ibaret olan tevhid dînine kendini ver; sağlam din işte budur, fakat insanların çoğu bilmezler'(Rum-30/30) meâlindeki âyet fıtrat ile hak din arasındaki bağı ifade etmektedir. İnsan türünü diğerlerinden ayıran akıl, irade, estetik duygu gibi fıtrî özellikler yanında insan gruplarını, topluluklarını birbirinden ayıran özellikler de vardır. Kur'ân-ı Kerîm bunlardan ikisine işaret etmektedir: 'Allah'ın işaretlerinden biri de sizi topraktan yaratmasıdır, sonra siz zaman içinde yeryüzüne yayılan insan nev'i oldunuz.... O'nun işaretlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Bilenler için şüphesiz bunlarda büyük işaretler vardır.'(Rum: 30/20, 22). İnsanlar bir kökten geldikleri halde yeryüzüne dağılıp çoğalıyorlar, dilleri ve renkleri farklı 'alt neviler', gruplar oluşturuyorlar. Renk biyolojik farklılıklara, dil ise kültür farklarına işaret eden anahtar kelimelerdir. Yine âyette geçen 'insanların dağılıp yerleştikleri yeryüzü' insan gruplarının bağlandığı, sahiplendiği toprağa; yani coğrafî unsura işaret etmektedir. Biyolojik, kültürel, coğrafî... özelliklerin biraraya getirdiği, birleştirdiği insan gruplarına Kur'ân-ı Kerîm'de 'kavim' denilmektedir. Yakından uzağa soy ilişkisi ise 'şa'b, kabîle, aşiret' gibi kelimelerle ifade edilmiştir: 'Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, ve tanışmanız için sizi boylara (şu'ûb) ve kabilelere ayırdık, şüphe yok ki Allah nezdinde en kıymetli olanınız O'na isyandan en fazla sakınır olanınızdır; Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.' (Hucurât: 48/13. Aşiret için bkz. Şuarâ: 26/214; Tevbe: 9/24; Mücâdele: 58/22).
Kur'ân-ı Kerîm'de 'millet' kelimesi 'toplumun dîni' yusuf:12/37), 'ümmet' kelimesi ise 'bir peygambere, bir dîne... mensup insan topluluğu, gruplar' mânâsında kullanılmıştır. Bugün bizim millet dediğimiz toplum yapısını ifadeye en yakın kelime 'kavim'dir. Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlar bir kökten (topraktan), sonra bir ana-babadan (Âdem ile Havvâ'dan) yaratılmışlardır. Aynı kökten gelmelerine rağmen yeryüzüne dağılmışlar, dilleri ve renkleri farklı kılınmış (farklılaştırılmış), farklı kelimeler isimlerle anılan gruplara, topluluklara (cemâat ve cemiyetlere) ayrılmışlardır. Bütün bu oluşma ve gelişmeler fıtrat (yaratılış) icabıdır, tabiîdir, Allah'ın irâdesi ile olmuştur. Ayrıca birçok âyet ve hadîs yardımlaşma, ilgilenme, dayanışma, koruma konularında yakınlara öncelik vermektedir. Akraba, arkadaş, komşu, hemşehri... bu mânâda 'yakınlar' içinde yer almaktadırlar. (Nisa:4/36). İstisnâî durumlar dışında zekât sarfında da bu önceliğe riâyet edilmiştir. Hem geçmişin, hem gelecek nesillerin, hem de hâlen üzerinde yaşayanların hakkı bulunan yurdun (mülkün) korunması İslâm'ın önemli amaçları arasındadır. İnsanın, diğerlerine nisbetle yakınlarına daha fazla sevgi duyması da tabiîdir. Bütün bu tabiîlik, fıtrîlik ve teşvikler göz önüne alındığında 'aynı tarihi, kültürü (dîni, dili, âdetleri, zevkleri...) yurdu, mensubiyet şuurunu paylaşan insanların millet, kavim, ulus gibi bir isim altında bir grup teşkil etmelerine, bu grup içinde birbirini daha ziyade sevmelerine, korumalarına, dayanışmalarına, kültürlerini (ümmet camiâsına nisbetle alt-kültürlerini) geliştirmelerine ve bir değer olarak insanlığa takdim etmelerine' bu mânâda bir milliyete, hatta gerektiğinde milliyetçiliğe İslâm'ın bir diyeceği yoktur. Yeter ki bu milliyetçilik, ümmetin diğer gruplarıyla (diğer İslâm kavimleri ve gruplarıyla) ilgiyi kesmeye, bütünlüğü bozmaya, onlara ve diğer insan gruplarına haksızlık etmeye, İslâm öncesi inanç ve âdetlere dönerek dînin zedelenmesine sebep olmasın! Şüphe yok ki, İslâm'ın öngördüğü ve Müslümanları dâvet ettiği toplum yapısı ümmettir. Burada ümmetten maksat 'Hz. İbrâhîm'in (a.s) ismini koyup (Hac: 22/78) yaydığı, soyundan gelen son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile tamamlanan dîne (İslâm'a ve bu mânâda millete) mensubiyet râbıtası ile birbirine bağlı insanların ve grupların oluşturduğu toplum yapısıdır.' Bu toplumun fertleri birbirinin kardeşidir (Hucurat:49/10), bu toplumun yurdu bütün mü'minlerin yurdudur, bu toplum, İslâm'ı din olarak benimsememiş, başka bir dîne mensup olmuş millet ve ümmetlerden ayrı ve farklı, onları kendi câmiasına dâvet eden, insanlığa alternatif bir dünya görüşü ve hayat düzeni sunan ve teklif eden bir ümmettir. Siyâsî, sosyal, ekonomik, hukûkî bağlar ve bağlantılar yanında bir üst ve üstün değere (İslam'a) bağlılık bu ümmetin gruplarını birleştirmiş ve bütünleştirmiştir.
M. Akif ve Irk(çılık)
Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber'in (s.a.) lânetlediği bir davranıştır.
Müslüman olmak, kavmiyet/ulus bağını, İslâm kardeşliği bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını önceki yazılarımda aktarmıştım. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif'in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm'a hâdim ve ümmet birliğine açık bir milliyet/ulus bağının müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:
Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl
Akif bu mısralarda ırkçılık/ulusçuluk yapmıyor, ırkçılık ve ulusçuluk karşısındaki tavrından vazgeçmiyor, yalnızca 'ümmetin bir parçası olan Türk ırkının kahramanlığından' söz ediyor (unutmayalım ki, o tarihte bu kahraman ırkın içinde Arnavut Akif gibi birçok Kürt, Laz, Çerkez… fiilen yer almaktadır) ve bu ırk 'Hakk'a taptığı için' istiklali hak ediyor. İstiklal (bağımsız bir devlete sahip olmak) de, ümmeti parçalayarak değil, tarihi şartlarda zaten parçalanmış olan ümmetin önemli bir unsurunun, ümmet düşmanlarının işgal, istila ve hakimiyetinden kurtulmasıdır. Ümmetin unsurları teker teker sömürgeci ümmet düşmanlarının hakimiyetinden kurtulacak, bağımsız 'ulus' devletler kuracak, sonra bu ulus devletler bir şekilde yeniden ümmeti teşkil ve inşa edeceklerdir. Akif'in görüşü ve hedefi budur.
İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir Müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa Müslümanların gruplar (bu arada kavimler, uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabiî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet/ulus ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve Müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir Müslüman 'T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk', 'İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî', 'A.B.D. vatandaşı, Müslüman, zencî'... şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce Müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe Müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, 'tanışmanız, tanımlanabilmeniz için' buyruğuna uygundur.
M. Akif ve Irk(çılık)
Bir kavmi, bir etnik gruba mensup olmayı ileri sürerek ümmet bütünlüğünü bozmak, tefrika çıkarmak Hz. Peygamber'in (s.a.) lânetlediği bir davranıştır.
Müslüman olmak, kavmiyet/ulus bağını, İslâm kardeşliği bağına tâbi kılmak demektir. İslâm bağı bütün bağların üstündedir. Birbirine İslâm bağı ile bağlanmış etnik grupların, kavmiyyeti bir ideoloji haline getirerek ümmet birliğini bozmaları karşısında M. Âkif'in haklı isyânını önceki yazılarımda aktarmıştım. Ancak bir kere bağ bozulup ümmet birliği dağılınca, her parça kendi başının çaresine bakmak durumunda kalınca M. Âkif'in -bir geçiş dönemi olmak üzere- kavmiyyetin, ırk asâletinin, İslâm'a hâdim ve ümmet birliğine açık bir milliyet/ulus bağının müsbet mânâda altını çizdiğini görüyoruz:
Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl
Akif bu mısralarda ırkçılık/ulusçuluk yapmıyor, ırkçılık ve ulusçuluk karşısındaki tavrından vazgeçmiyor, yalnızca 'ümmetin bir parçası olan Türk ırkının kahramanlığından' söz ediyor (unutmayalım ki, o tarihte bu kahraman ırkın içinde Arnavut Akif gibi birçok Kürt, Laz, Çerkez… fiilen yer almaktadır) ve bu ırk 'Hakk'a taptığı için' istiklali hak ediyor. İstiklal (bağımsız bir devlete sahip olmak) de, ümmeti parçalayarak değil, tarihi şartlarda zaten parçalanmış olan ümmetin önemli bir unsurunun, ümmet düşmanlarının işgal, istila ve hakimiyetinden kurtulmasıdır. Ümmetin unsurları teker teker sömürgeci ümmet düşmanlarının hakimiyetinden kurtulacak, bağımsız 'ulus' devletler kuracak, sonra bu ulus devletler bir şekilde yeniden ümmeti teşkil ve inşa edeceklerdir. Akif'in görüşü ve hedefi budur.
İslâm'ın mensuplarını dâvet ettiği câmia (ümmet) gerçekleştiği takdirde hiçbir Müslüman fert ve grup bu câmianın dışında kalmayacak, ona dahil olacaktır. Böyle bir câmia fiilen gerçekleşmemiş veya bozulmuş olursa Müslümanların gruplar (bu arada kavimler, uluslar) halinde birlikler, toplum yapıları oluşturmaları, birlik ve değerlerini korumak için gerekli tedbirleri almaları tabiî ve zarûrîdir. Bu zarûretle karşı karşıya bulunan grup (topluluk, toplum) bugün anlaşılan mânâda bir millet/ulus ise milliyetin temel unsuru (kimliğin belirleyici ögesi) İslâm olacaktır. Toplum, mevcut yapısını tarihî bir zarûret ve ârıza olarak görecek, imkânların elverdiği ölçüde ümmet yapısına geçmeyi, bu yapıda birleşmeyi amaç edinecektir. Bu kayıt ve şartlar içinde ve bu mânâda bir milliyet ve milliyetçilik meşrûdur ve günümüzde zarûrîdir. Bugün dünyada elliden fazla İslâm ülkesi vardır ve Müslümanların kimlikleri üç unsurdan oluşmaktadır: Dîni, kavmiyeti ve ülkesi. Günümüzde bir Müslüman 'T.C. vatandaşı, Müslüman, Türk', 'İran İ.C. vatandaşı, Müslüman, Farsî', 'A.B.D. vatandaşı, Müslüman, zencî'... şeklinde tanımlanmaktadır. Müslüman hangi ülkenin vatandaşı ve hangi kavmin, etnik grubun mensubu olursa olsun her şeyden önce Müslümandır, sonra bir ülkenin vatandaşıdır, sonra da bir etnik grubun mensûbudur. Bu sıra bozulmadığı, her bir unsurun hakkı verildiği, amaç bölünme değil, bütünleşme olduğu müddetçe Müslümanlar arasında kimlik farkı kısmen tabîî ve kısmen zarûrî olarak meşrûdur, zararsızdır, faydalıdır, 'tanışmanız, tanımlanabilmeniz için' buyruğuna uygundur.
Yorumlar
Yorum Gönder