Ana içeriğe atla

Nebevî tasavvur ve Peygamberimizin hayatiyeti Yusuf Kaplan



Yakıcı gerçek şu ki, hayatımızda, hayatımızın şekillenmesinde, akışının belirlenmesinde Efendimiz'in (sav) yeri, rolü ve işlevi hemen hemen hiç yok gibi.
Eğer Efendimiz'in hayatımızda bir belirleyiciliği olmuş olsaydı; İslâm, her bakımdan hayatımız olurdu ve biz tarihte yaşadığımız en şiddetli fetret dönemini, en büyük medeniyet buhranını yaşıyor olmazdık.
Oysa İmam İbn Teymiyye, bize bu noktada rehberlik edecek, zihin ve ufuk açıcı enfes bir tespitte bulunur ve şöyle der: 'İslâm'ın bir bütün olarak ve kâmil mânâda idrak edilebilmesi çabasında, Efendimiz'in konumu, Kur'ân-ı Kerîm'den önce gelir.'
Demek ki çok hayatî mesele var önümüzde halletmemiz gereken. Bu yakıcı mesele, İslâm'ı hayatımız kılabilmemiz için Efendimiz'in hayatımızda ontolojik bir varlık olarak belirleyici bir konuma yükseltilebilmesidir.
Can alıcı soru şu burada: İyi de nasıl?
EFENDİMİZ, HAYATIMIZDA ONTOLOJİK BİR VARLIK OLAMADIĞI İÇİN İSLAM HAYATIMIZ OLAMIYOR
Açıkçası, peygambersiz bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle de modernliğin hayatımızın her bir bölmesine, her bir ânına ve alanına nüfuz eden sekülerleşme pratikleriyle bütün duyuş, davranış, yaşayış, algılayış ve düşünüş biçimlerimizi belirleyen, şekillendiren ve yönlendiren tek adres, tek kaynak, tek dayanak konumuna yerleştiği bir zaman diliminde, nebevî soluk hayatımızdan çekilip gitmiş durumda.
Bizse hâlâ Efendimiz'den söz edebiliyoruz boş boş, anlamsızca ve ruhsuz bir şekilde.
Çünkü peygamberleri sadece epistemolojik kaynaklar olarak görüyoruz. İnançsızlardan ve gayrimüslimlerden söz etmiyorum. Bizzat biz Müslümanlardan söz ediyorum.
Oysa peygamberler, yalnızca bize hakikati öğreten, kendilerinden hakikatin bilgisini öğrendiğimiz insanlar değil. Peygamberler yalnızca bilgi ve bilgilenme kaynağımız değil, aynı zamanda ve daha çok da OLMA, VAROLMA ve dolayısıyla HAYAT kaynağımız.
HAKİKATİN BİLGİSİNİ DEĞİL, KENDİSİNİ GETİRDİ
Müslümanların en temel varoluşsal sorunu, İslâm'ı, hayatları hâline getirememeleri. Bunun yegâne nedeni de peygamber/ler/i bize sadece hakikatin bilgisini sunan, öğreten insan/lar olarak görme yanlışına düşmeleri. Ve ne yazık ki, Müslümanlar bu yakıcı ve yıkıcı sorunun da bunun yol açtığı yıkımların da farkında değiller henüz.
Başka türlü söylemek gerekirse, Peygamberimiz bize hakikatin bilgisini getirmekle mükellef 'biri' değil yalnızca. O, hakikatin bilgisiyle beraber, bizatihi hakikatin kendisini getirmiştir.
Hakikat, bizatihi Efendimiz'in kendisinde mündemiçtir; epistemolojik niteliği değil, ontolojik varlığıdır. Biz buna tasavvuf eksenli İslam düşüncesinde, 'Hakikat-i Muhammediyye' diyoruz.
EFENDİMİZİN SIFATLARI DEĞİL, ZAT'IYLA 'BULUŞMAK'
Dikkatimizden kaçan yakıcı bir noktaya dikkat çekerek söylemek istediklerimizi daha iyi vuzuha kavuşturmaya çalışalım: Efendimiz'le ilgili bütün âyetler, Efendimiz'in epistemolojik kişiliğinden ziyade, ontolojik varlığına işaret ederler.
Kerem Sahibi Kitabımız'da iki yerde (Ahzab ve Fetih Sûreleri'nde) üç anahtar 'kavram' ekseninde Efendimiz'den söz edilir: Şâhid, Mübeşşir ve Nezîr. Burada dikkatimizi özenle yoğunlaştırmamız gereken, atladığımız hayatî mesele, meselenin püf noktası şudur: Bu üç 'özellik', Efendimiz'i tavsif eden, O'nun özellikleri hakkında bizi bilgilendiren epistemolojik tanımlamalar değil, ontolojik konumlamalardır: Yani, 'Şâhid', 'Mübeşşir' ve 'Nezîr' nitelemeleri, Efendimiz'in sıfatları değil, Zât'ına ait nitelemelerdir.
Yine çok iyi bilinen bir âyette, Yüce Rabbimiz, Efendimiz'in 'âlemlere rahmet olarak gönderildiğini' beyan ve ilan eder bize.
Dikkat buyurulsun lütfen: Sadece biz Müslümanlara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir Efendimiz. Ayetin siyakından, sibakından, peygamberliğin tabiatından meseleye bakıldığında, bizatihi peygamberin varlığı, insanın ve dünyanın kaosa, varoluşsal anarşiye sürüklenmesini önlemeye dönük ilahî bir rahmettir.
Bu meseleye, yazının ilerleyen kısımlarında daha felsefi olarak gireceğim; ama burada rahmet hususiyetinin özellikle de bütün âlemlere rahmet olma hususiyetinin yalnızca Efendimiz'e has olduğunu özellikle vurgulamak gerekiyor.
'YAŞAYAN KUR'AN'DAN 'YAŞATAN KUR'AN'A…
Efendimiz'in ontolojik varlığı ve konumuyla ilgili âyet örneklerini daha fazla uzatmanın gereği yok burada. Biraz önce zikrettiğim, söz konusu ettiğim ayet-i celîle ve cemîlelerde durum yeteri kadar açık bir şekilde ortaya konuyor.
Efendimiz (sav), şerefli hadislerde de kendisini, âyetlerle tastamam paralel bir dille anlatıyor: 'Yaşayan Kur'ân' diye, 'cevâmi-ü'l-kelîm' (bütün Söz'lerin toplamı) diye tarif ediyor. Burada da epistemolojik bir durum tasviri değil, ontolojik bir varlık tarifi ve konum tespiti var karşımızda.
Bu nedenle, Efendimizin yaşarken 'Yaşayan Kur'ân' olma vasfı, vahiy sonrası süreçte yaşayan bizim için 'Yaşatan Kur'ân' konumuna yükseltilebildiği zaman, ontolojik bir konum kazanabilir ve işte ancak o zaman İslâm, bizim 'dünyamız'da da hayat bulabilir, hayat olabilir ve hayat sunabilir.
EFENDİMİZİN ELÇİLİĞİ RABBİMİZE, KULLUĞU BİZE HİTAP EDER
Bu cümleden olarak, bu bağlamda gözden kaçırdığımız yakıcı gerçeklerden biri de şu: Efendimiz'in (sav) kulluğu, elçiliğinden önce gelir ve önceliklidir. Bu gerçek, akîdemizin gök kubbesinin muhkem bir şekilde dimdik ayakta tutan kelime-i tevhid veya kelime-i şehâdet sütunlarında da karşımıza çıkar.
Önce kul, sonra elçidir Efendimiz. Önce kulluğun, sonra da elçiliğin zikredilmesi, peygamberimizin münhasıran beşer olmasına vurgu yapma kaygısına dayanmaz. İlahî emri, önce Efendimiz'in bedeninde hayat buldurtması, hayat oldurtması ve oradan da hepimize hayat sundurtması, temel kaygı.
Elçi sadece aracıdır, hakikat haberinin aracısı… Elçi, haberi alır ve verir. Tabii hayatına da uygular ilahî sözü. Ama aslolan mesajın iletilmesidir elçilikte. Yani elçilik, epistemolojik / bilgilendirici bir iş ve işlevdir.
Oysa Efendimiz'in kulluğu, onun ontolojik konumuna işaret eder. Burada kul, aracı değil, bizatihi hakikatin hem kendisi, hem de aynasıdır, yani zât'tır.
Hakikat, önce Efendimiz'in kişiliğinde tebeddün etmeli, bedenlenmelidir ki hakkıyla bellenebilsin. Başka bedenlerde de belirlenebilsin ve hayat olarak herkesin hayatında tahakkuk ettirilebilsin.
Dahası, kulluk yalnızca Efendimiz için değil, hepimiz için ontolojik bir varoluş hâlidir.
Peygamberimizin peygamberliği bizimle ilgili değil, Rabbimiz'le ilgili bir durumdur. Bir vazifedir.
Ama sanılabileceğinin aksine, peygamberimizin kulluğu, doğrudan bizimle ilgilidir, Rabbimiz'le ilgili değildir. Zaten kulluğunun niteliği, ancak bir peygamberde bulunabilecek bir niteliktir.
Dolayısıyla Efendimiz'in kulluğu, doğrudan bize yönelik, bizi yönlendirmeye, bize yön vermeye, bizim yönümüzü tayin etmeye, bizim yönümüzden şaşmamamızı sağlamaya yönelik bir hususiyettir.
Nitekim Efendimiz'in 'burhan' olması, ayette (Nisa: 174) Rabbimiz'in bize ve bütün ins ü cinn'e 'Rabbiniz, size burhanı gönderdi' diye hitap etmesi, ardından burhan'ın gönderilme vazifesinin (apaçık nûr'un) zikredilmesi de Efendimiz'in 'kul' olma özelliğinin doğrudan bizimle ilgili olduğuna delalet ve işarettir. Kulluk, Efendimiz'in elçilik özelliğiyle muhatap kılındığı İlâhî Hitab'a bizi de işte bu 'kul'luk özelliği üzerinden muhatap kılıyor.
Bu fikirleri, aynı zamanda bir 'iletişimbilimcinin' prizmasından geliştirmeye çalıştığıma da dikkat çekmekte yarar görüyorum. Bir 'iletişimbilimci' olarak da konuştuğumda, burada Efendimiz'in âlemlere nasıl muazzam bir rahmet olarak gönderildiğine tanık oluyoruz.
Efendimiz, yalnızca elçilik görevini hakkıyla yerine getirmekle yetinmiyor, bizi de tıpkı kendisinin düzlemine çıkarıyor; muhatap olduğu ilâhî hitaba bizi de tıpkı kendi gibi muhatap kılıyor.
Bütün salât ve selâm ona. Bütün şükür ve hamd de bizi Rahmet'le buluşturan Rahmet-i Rahmân Rabbimize.
PEYGAMBERSİZ HAYAT, İNSANLIĞI FELAKETE SÜRÜKLÜYOR
Özetle, peygamberler epistemolojik bilgilenme, hakikati öğrenme nesneleri değil, hakikatin hayat olması için bizim aramızdan seçilen ontolojik varlıklardır.
Eğer peygamberler olmasaydı, dünyanın dengesi bozulurdu. İnsanlığı türlü sapıklıklar ve felaketler birkaç kez çoktan yok etmiş olurdu.
İnsana akıl, irade ve ihtiyar/seçme kabiliyetleri verilmiş. Ama insan peygamberler olmadan, bu kabiliyetleriyle 'Tanrı' fikrine ulaşamaz; mutlak hakikate kavuşamaz. Sadece spekülasyon yapar; spekülasyon ise kitabımızın tarifiyle, yalnızca 'zann'dan ibarettir. 'Zann'ın çoğu ise aldatıcıdır.'
Hele de hakikat, ilâhî müdahaleyle insana lütfedilmemişse, zann'ın insanı götüreceği yer, sadece felakettir. Hem metafizik felaket, hem kozmolojik felaket hem de fizikî felaket. O yüzden peygambersiz bir hayat; yaşanabilecek, katlanılabilecek, çekilebilecek bir hayat olamaz/dı.
PEYGAMBERİMİZ, HEM HÂL, HEM DE MAHAL'DİR
Bugün insanlığın; modernliğin seküler, dolayısıyla her şeyi ruhsuzlaştırıcı, tefessüh ettirici varoluşsal saldırılarına maruz kalabiliyor olmasının nedeni, nebevî soluğun dünyanın hayatından çekilmiş olmasıdır. Osmanlı'nın temsil ettiği İslam medeniyetinin fiilen tarihten çekildiği son iki asırdan bu yana özellikle de.
İnsanlığın yeniden insanlığını hatırlayabilmesinin öncelikli yolu, hayatımıza yeniden nebevî soluk üfleyebilmekten, bunun yegâne yolu da, Efendimiz'i, epistemolojik / 'ilme'l-yakîn' bir bilgilenme aracı ve nesnesi olarak görmeyi terk ederek, hakikatin hayatımızda hayat bulmasını, hayatımız olmasını ve herkese hayat sunmasını sağlayabilecek bir ontolojik varlık olarak konumlandırabilmemizden geçiyor.
Efendimiz'in hayatımızda ontolojik / 'hakka'l-yakîn bir varlık konumuna yerleştirilebilmesi, Efendimiz'i, hem hakikatin tecelli ettiği bir HAL olarak, hem de hakikatin tezahür ettiği bir MAHAL olarak görebilmemizle doğru orantılı.
PEYGAMBERİMİZLE DOLAYLI DEĞİL, DOĞRUDAN İRTİBAT
Efendimiz'in hem hâl hem de mahal düzeylerinde ontolojik bir varlık olarak konumlandırılması, sadece Müslümanların yaşadığı medeniyet buhranını nasıl aşabileceklerinin 'felsefî' ana eksenlerini önümüze koymakla kalmıyor. Bizzat sünnet-i seniyye'de vücut bulan 'kavl/ söz', 'fiil' ve 'ikrar / hâl' süreçleri, eşyanın ve hakikatin epistemolojik / ilme'l-yakîn (söz/Mekke süreci), fenomenolojik / ayne'l-yakîn (fiil/Medine süreci) ve ontolojik / hakka'l-yakîn (hâl/medeniyet sürecinin) yapı taşlarının da tek ve en muhkem adresini gösteriyor bize ve bütün insanlığa.
Başka bir deyişle, insanın hakikati idraki ve eşyanın hakikatini kavraması sürecinde söz konusu olan üç temel yöntem, bizzat Sünnet-i Seniyye'de mündemiçtir. Bize düşen iş, esaslı bir fütuhât-ı medeniyye nazariyesine ve ameliyesine soyunarak bu meseleyi enine-boyuna belirginleştirip yola koyulmaktır.
Yolculuğun başlayabilmesinin olmazsa olmaz şartı ise, Efendimiz'i, hem hâl hem de mahal olarak ontolojik bir varlık katına yükseltilebilmesidir.
Başka bir ifadeyle, O'nunla DOLAYLI değil, DOĞRUDAN ve bunun neticesinde de doğurgan bir irtibata geçerek her dâim O'nun 'bizimle olduğu', bizimse 'O'nunla olacağımız' bu hakikat yolculuğunda mesafe kat etme sa'y ve gayreti içinde olmamızdır.
İSLÂM'I KENDİMİZE UYDURMA FELÂKETİNE KARŞI…
İslâm'ın bizim için hayat olabilmesinin yegâne şartı, tek vazgeçilmezimiz katına yükselebilmesi ve bizim için hayatiyet arzedebilmesidir. İslâm'ın, vazgeçilemezimiz olabilmesinin yolu ise, bizim için hayatiyet arzedebilmesinden geçer. Bunun için Hz. Peygamber'in devre dışı kaldığı ya da Hz. Peygamberle yalnızca dolaylı / epistemolojik ilişki kurduğumuz bir hayat, bizim için hiçbir zaman vazgeçilemez olamayacak ve hayatiyet arzetmeyecektir.
Sonuçta, Hz. Peygamber'i devre dışı bıraktığımızda Kur'ân'la kuracağımız irtibat, bizim İslâm algımızı protestanize / sekülerize edecek ve İslâm'ı kolaylıkla vazgeçilebilir, dolayısıyla dönüştürülebilir, ruhsuz bir beşerî icada dönüştürecektir. Tıpkı Hıristyanlığın maruz kaldığı felâket gibi.
İslâm dünyasının önündeki yok edici ve yıkıcı en büyük felâket budur: Kendimizi İslâm'a uydurmak yerine, İslâm'ı kendimize uydurmak…
İşte bu felâketi önleyebilmenin yegâne yolu, Efendimiz'le (SAV) epistemolojik değil, ontolojik irtibat kurabilecek bir düzleme geçebilmek, yani ümmîleşebilmektir. İşte ancak ondan sonradır ki, çağrımızın çağını kurabileceği bir hayatın eşiğine doğru adım atmaya başlayabiliriz. Aksi takdirde, İslâm'ı çağın ağlarına ve bağlarına yamamaktan da ve İslâm'ı tanınamayacak hâle getirerek hayatımızdan uzaklaştırmaktan da kurtulamayız. Vesselâm.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İsmet Özel’in Erbain Den Alıntılar

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor böylesine hazırlıklı değilim daha. Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum: Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda. Üç Frenk Havası 1. Capriccio Alum Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir ama Fanya Kaplan nasıl öldü diye sorarsak sanırım işimiz fazlasıyla ciddileşir. *** 2.Alum Cantabile Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını yerime yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılğının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı durmadanbeyaz bir aygırla taşardım derin göllerden bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara güneşin zekasıyla doymak isterdim kaba solgun kağıtlar sunardı şehrin insanı ban Tahrik yürek elbet acıyor esvap deği...

İsmet Özel

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?-Yaşama!-Ya bileydim?Yazar: MıydımHiç: Şiir . Münacaat Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves etti m gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak  fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademo...

Hatırı Sayılır Sözler

Hatırı sayılır sözler   Aşk ruhların çeşitli yaratıkların arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi demektir. İbnihazm * Gemisini kurtardığı için kaptan olmayı hak ettiğini düşünen kişiler bireyciliği göklere çıkardılar. Bunu yapmış olmakla da tarihteki en hastalıklı adlandırmayı gerçekleştirdiler. İsmet Özel * Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez onları alışmış oldukları tokluk öldürür İbni Haldun * Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak sanattır. Goethe * Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir. Düşünce özgürlüğünün olmaması insanların düşünememesidir. Jean-Paul Sartre * Yaratan'ın karşısına bunca büyük yapıtı okumamış olarak çıkmak düşüncesi beni çileden çıkarıyor. Oliver Wendell Holmes * Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır... Mayakovsky * Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar! / İnsan,  âl...