“Her Türk asker doğar”. Hayat tarzımızın izahına giden yolda karşımıza çıkan bu sözü ben uydurmadım. Yılların, asırların muhassalasından doğmuş bir söz bu. Bu sözle taşınan hükmü şu veya bu sebeple yerinde bulmayan olabilir. Hüküm bir bakıma doğrulansa bile mânâsından hoşnut kalınmayabilinir. Bunları bilahare konuşacağız. Şimdi, her Türkün asker doğup doğmadığı bahsini ele ilk fırsatta almak üzere askıya alıyor, kızağa çekiyorum. İbareyi yazımın hemen başında zikretmedeki niyetim sözlerin kime ne ifade ettikleri ile kimlere hangi türden bir atıfta bulundukları arasındaki mesafenin ömrümüzü şekillendirdiği vakıasına işaret etmekti.
Okunan şey ile okuyan arasındaki irtibat ihmale gelmez. Sizden bu yazıyı ve benim bütün yazdıklarımı neye hizmet etsin diye okuduğunuzu kendi kendinize sual etmenizi bekliyorum. Beklentimin varacağı bir yer var: Yazılan her ne olursa olsun içinizde yer tuttuğu iddia edilen çocuğu çocuk bırakmaya mı, yoksa o çocuğun hayatına son vermeğe mi yarıyor? Bu meyanda haberleşmemizin, her türden haberleşmenin mahiyeti ve keyfiyeti bahse konu edilebilir. Hayli zamandır İsmet Özel’in yazı hayatına İstiklâl Marşı Derneği portali vasıtasıyla geri dönüp yine bir şeyleri karıştırıp karmaşıklaştırdığı “bayat” haberi belki birilerinin keyfini iyiden iyiye kaçırmıştır; öyleyse bu iyi, hem de pekiyi. Ve lâkin, İsmet Özel’in yazı hayatına geri dönüp ortalığı toza dumana boğduğu “taze” haberi kimi başka birilerine keyif verdiyse; bu kötü, berbat, beter bir şey.
İyi ne? Nesi iyi? Kötü ne? Nesi kötü? İsmet Özel’in yazıya geçirdiklerinin rahatsızlığa yol açmasına iyi diyoruz; zira birileri böylelikle(asırlardan beri veya henüz) gasp ettikleri ve/veyahut kendilerine(asırlardan beri veya henüz) ikram edilen yerlerinden edilme, o yerleri kaybetme korkusu hissetmeğe başlamışlardır. İsmet Özel’in yazdıklarının keyif vermesine ve memnuniyet uyandırmasına kötü diyoruz; zira birileri kendi başlarına (asırlardan beri veya henüz) yaptıklarının kendilerine emniyet temin ettiği zannının sarhoşluğu içinde, kendilerini (asırlar boyunca veya birkaç dakika önce) tatmin etmiş oluşunun avuntusu içindedir. Her iki tarafın haline de uygunsuzluk hâkim. Hallerde ne havf, ne de reca izi fark ediliyor.
Türkiye Köprülüler devrinden bu güne hâlis insanlarını madden ve mânen çökerterek kaybetti. Şimdilerde demokrasi faaliyeti imiş gibi görünen şeyin Türkiye’deki başlangıç tarihi olarak Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi verilmelidir. Nereden çıktı, diyebilirsiniz şimdi bütün bunlar? Siz bu cümle münasebetiyle sizde uyanan hissin zihnin neresine yerleşeceği derdiyle meşgulken biz Türkiye’de halk-iktidar kompleksinin mahsulüne bakalım:
İhlâs devletin selâmeti uğruna gösterilen sadakat mânâsına alındığı için Türkiye hâlis insanların çöküşüne zemin olan yerin adı oldu. Türkiye dört asırdır mevcudiyetini hesabî insanların pislikleriyle izah ediyor. Zaman lâğımdan mugaddî kaymak çıkarıldığı bilinerek geçtiyse ve Türkiye’nin kaymağı dört asırdır safha be safha tebarüz eden sonradan görmelere peşkeş çekiliyorsa, bu ülkenin dört asırdır her uzak olmayan gelecekte mevcudiyetinin inkâr edilmesini kolaylaştırmak içindir. Baştan itibaren Türk milletinin sermayesi kâhilliği idi. Harp meydanlarında gösterilen şecaati hiçe sayanlar veyahut milletlerin harp meydanlarında gösterdiği şecaati hiç hak etmedikleri halde lehlerinde kullananlar sebebiyle uğranılan ihanetler kâhillik bakımından Türk milletine sıfırı tükettirdi. Dünya Sistemi ve onun memur olarak işe aldıkları bizleri kühûlet sahibi olmaktan çıkardı. Şimdi artık Türkiye’de bir millet varsa bu, Türk milleti değildir; bir çocuk millettir. Dikkat buyurun: Büyüyememiş, çocuk kalmış bir millete atıfta bulunmuyorum; Dünya Sistemi eliyle çocuklaştırılmış ve başından geçen, maruz bırakıldığı bu operasyona minnet duyan bir milletten söz ediyorum.
İçinizde (bu iç bir kadının rahmi değil) bir çocuk yaşadığını hâlâ hissediyorsanız onu, tereddüde kapılmadan öldürmeniz gerekiyor. Bunu ne kadar erken yaparsanız, kârınız o kadar büyük olur. Bilhassa geçirmek zorunda kaldığımız bu günlerde kühûlete ihtiyaç var. Zira siz içinizdeki çocuğu öldürmeyecek olursanız; o bencil çocuk, o maymun iştahlı çocuk, o inatçı, kıskanç, tahripkâr çocuk, şimdiye kadar yapmadıysa, bu günlerde bir yetişkin ve bir akıl baliğ kişi olarak sizin varlığınıza son verecek. Adam olmaktan en kısa zamanda çıkacaksınız. Neticede sizi sadece adamlıktan nasibini alamamışlar adamdan sayacak. Ben ne derekede aksi bir adam olduğumu ıspat etmek için veya canavarca düşüncelerimin nerelere vardığına delil olsun diye size çocuk katliamı teklifinde bulunuyor değilim. Bunu bilhassa siz muhteremleri benim dediğimin tersi istikamette heveslendirenler olduğu için söylüyorum. İçinizdeki çocuğu öldürmeyin diyorlar. Güya bir tazeliği savunuyormuş havasındadırlar. Onlar size balon, dondurma, gazoz alıp sinemaya götürecek ve orada veya daha sonra ellerine geçirdikleri ilk başka fırsatta sizi kirletecek olanlardır. Siz belki “Ben dondurmayı balonu kapıp kirişi kırarım” fikriyle hareket edebilirsiniz. Unutmayın ki, minareyi çalan kılıfını hazırlar. Her halükârda hayatın normal akışının bu minval üzre aldatmacada olduğunu düşünenlerin çoğunluk teşkil ettiğini ben biliyorum. Ben bilmez miyim, bu yazıyı okuyanlar arasında bile sözünü ettiğim ihtimalin kendi üzerinde gerçekleşmesini dört gözle bekleyenler olduğunu. Ömrüm içinde onların birçoğunu tanıdım. Çocuk kalmayın. Neyin helâl, neyin haram olduğunu bilmemek veya bilip de umursamamak çocuk kalmaktır.
Okunan şey ile okuyan arasındaki irtibat ihmale gelmez. Sizden bu yazıyı ve benim bütün yazdıklarımı neye hizmet etsin diye okuduğunuzu kendi kendinize sual etmenizi bekliyorum. Beklentimin varacağı bir yer var: Yazılan her ne olursa olsun içinizde yer tuttuğu iddia edilen çocuğu çocuk bırakmaya mı, yoksa o çocuğun hayatına son vermeğe mi yarıyor? Bu meyanda haberleşmemizin, her türden haberleşmenin mahiyeti ve keyfiyeti bahse konu edilebilir. Hayli zamandır İsmet Özel’in yazı hayatına İstiklâl Marşı Derneği portali vasıtasıyla geri dönüp yine bir şeyleri karıştırıp karmaşıklaştırdığı “bayat” haberi belki birilerinin keyfini iyiden iyiye kaçırmıştır; öyleyse bu iyi, hem de pekiyi. Ve lâkin, İsmet Özel’in yazı hayatına geri dönüp ortalığı toza dumana boğduğu “taze” haberi kimi başka birilerine keyif verdiyse; bu kötü, berbat, beter bir şey.
İyi ne? Nesi iyi? Kötü ne? Nesi kötü? İsmet Özel’in yazıya geçirdiklerinin rahatsızlığa yol açmasına iyi diyoruz; zira birileri böylelikle(asırlardan beri veya henüz) gasp ettikleri ve/veyahut kendilerine(asırlardan beri veya henüz) ikram edilen yerlerinden edilme, o yerleri kaybetme korkusu hissetmeğe başlamışlardır. İsmet Özel’in yazdıklarının keyif vermesine ve memnuniyet uyandırmasına kötü diyoruz; zira birileri kendi başlarına (asırlardan beri veya henüz) yaptıklarının kendilerine emniyet temin ettiği zannının sarhoşluğu içinde, kendilerini (asırlar boyunca veya birkaç dakika önce) tatmin etmiş oluşunun avuntusu içindedir. Her iki tarafın haline de uygunsuzluk hâkim. Hallerde ne havf, ne de reca izi fark ediliyor.
Türkiye Köprülüler devrinden bu güne hâlis insanlarını madden ve mânen çökerterek kaybetti. Şimdilerde demokrasi faaliyeti imiş gibi görünen şeyin Türkiye’deki başlangıç tarihi olarak Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi verilmelidir. Nereden çıktı, diyebilirsiniz şimdi bütün bunlar? Siz bu cümle münasebetiyle sizde uyanan hissin zihnin neresine yerleşeceği derdiyle meşgulken biz Türkiye’de halk-iktidar kompleksinin mahsulüne bakalım:
İhlâs devletin selâmeti uğruna gösterilen sadakat mânâsına alındığı için Türkiye hâlis insanların çöküşüne zemin olan yerin adı oldu. Türkiye dört asırdır mevcudiyetini hesabî insanların pislikleriyle izah ediyor. Zaman lâğımdan mugaddî kaymak çıkarıldığı bilinerek geçtiyse ve Türkiye’nin kaymağı dört asırdır safha be safha tebarüz eden sonradan görmelere peşkeş çekiliyorsa, bu ülkenin dört asırdır her uzak olmayan gelecekte mevcudiyetinin inkâr edilmesini kolaylaştırmak içindir. Baştan itibaren Türk milletinin sermayesi kâhilliği idi. Harp meydanlarında gösterilen şecaati hiçe sayanlar veyahut milletlerin harp meydanlarında gösterdiği şecaati hiç hak etmedikleri halde lehlerinde kullananlar sebebiyle uğranılan ihanetler kâhillik bakımından Türk milletine sıfırı tükettirdi. Dünya Sistemi ve onun memur olarak işe aldıkları bizleri kühûlet sahibi olmaktan çıkardı. Şimdi artık Türkiye’de bir millet varsa bu, Türk milleti değildir; bir çocuk millettir. Dikkat buyurun: Büyüyememiş, çocuk kalmış bir millete atıfta bulunmuyorum; Dünya Sistemi eliyle çocuklaştırılmış ve başından geçen, maruz bırakıldığı bu operasyona minnet duyan bir milletten söz ediyorum.
İçinizde (bu iç bir kadının rahmi değil) bir çocuk yaşadığını hâlâ hissediyorsanız onu, tereddüde kapılmadan öldürmeniz gerekiyor. Bunu ne kadar erken yaparsanız, kârınız o kadar büyük olur. Bilhassa geçirmek zorunda kaldığımız bu günlerde kühûlete ihtiyaç var. Zira siz içinizdeki çocuğu öldürmeyecek olursanız; o bencil çocuk, o maymun iştahlı çocuk, o inatçı, kıskanç, tahripkâr çocuk, şimdiye kadar yapmadıysa, bu günlerde bir yetişkin ve bir akıl baliğ kişi olarak sizin varlığınıza son verecek. Adam olmaktan en kısa zamanda çıkacaksınız. Neticede sizi sadece adamlıktan nasibini alamamışlar adamdan sayacak. Ben ne derekede aksi bir adam olduğumu ıspat etmek için veya canavarca düşüncelerimin nerelere vardığına delil olsun diye size çocuk katliamı teklifinde bulunuyor değilim. Bunu bilhassa siz muhteremleri benim dediğimin tersi istikamette heveslendirenler olduğu için söylüyorum. İçinizdeki çocuğu öldürmeyin diyorlar. Güya bir tazeliği savunuyormuş havasındadırlar. Onlar size balon, dondurma, gazoz alıp sinemaya götürecek ve orada veya daha sonra ellerine geçirdikleri ilk başka fırsatta sizi kirletecek olanlardır. Siz belki “Ben dondurmayı balonu kapıp kirişi kırarım” fikriyle hareket edebilirsiniz. Unutmayın ki, minareyi çalan kılıfını hazırlar. Her halükârda hayatın normal akışının bu minval üzre aldatmacada olduğunu düşünenlerin çoğunluk teşkil ettiğini ben biliyorum. Ben bilmez miyim, bu yazıyı okuyanlar arasında bile sözünü ettiğim ihtimalin kendi üzerinde gerçekleşmesini dört gözle bekleyenler olduğunu. Ömrüm içinde onların birçoğunu tanıdım. Çocuk kalmayın. Neyin helâl, neyin haram olduğunu bilmemek veya bilip de umursamamak çocuk kalmaktır.
İsmet Özel, 29 Aralık 2012
Yorumlar
Yorum Gönder