Selefîler
Yalnız İslam dünyasında değil, dünyanın hemen her yerinde kendi İslam anlayışlarını yaymak için çaba gösteren selefîlerin silahlı veya silahsız olarak siyasete girenleri son zamanlarda daha sık anılır oldular. En son gündeme gelmeleri de Mali'deki olaylar sebebiyle oldu.
Birkaç yazıda bunların kökenini, inanç ve yöntemlerini, Osmanlı döneminde ve cumhuriyete geçiş yıllarında bizdeki temsilcilerini tanıtmak faydalı olacağa benziyor.
Selef geçmişler, halef ise onlardan sonra gelip onların yerine geçenlerdir. İslamî kaynaklarda selef ikiye ayrılır: Öncekiler (mütekaddimîn), sonrakiler (müteahhirîn).
Önceki selef İslam'ın örnek asırlarında (özellikle ilk üç nesilde) yaşayan alimler, örnek kişilerdir. Bunların fazilet ve rehberlikleri ittifakla kabul görmüştür. Konumuz bakımından özellikleri 'sünnete bağlılık ve inanç konularında tevil yerine 'nasıllık ve nicelik belirlemeden' naslarda nasıl geçmiş ise öylece kabul etmek, iman etmek, teslim olmak ve bu konuları tartışmamaktır.
Sonraki selefîlerin imamı İbn Teymiyye ve onu örnek alan Muhammed b. Abduvehhab'dır.
İbn Teymiyye'den başlayalım:
Hicrî 661 tarihinde Harran'da doğan İbn Teymiyye, Tatar istilâsı üzerine pederiyle Şam'a gelerek orada yetişmiştir. Pederinden fıkıh ve fıkıh usûlü okumuş ve Şemsüddin, Zeynüddîn-i Sencâ, Muhammed b. Asâkir gibi zevâttan hadis öğrenmiştir. Üstadlarının adedi iki yüzü mütecâviz olduğu haber veriliyor. Kütüb-i Sitte ve Müsnedleri defalarca okumuştur. Kitâbu Sibeveyh'i hem okumuş ve hem tenkit etmiştir. Tefsirde, ferâizde, hesap ve cebir gibi matematikte, kelâm ve felsefede en üstün dereceye vâsıl olmuştur. Zekâsı, hâfıza kuvveti, ifade kudreti cihetiyle fıtratın bir hârikası idi. Öğrendiklerini asla unutmak bilmeyen bu hafıza ve zekâ numûnesinin bu birikimini, tam zamanında ve yerli yerinde talâkatle sarf ve sevkettiğini Hâfız Zehebî hayrânlıkla yâdeder. Yirmi yaşına varmadan tedrîs ve iftâya başlamıştı. Menkul ve mâkûlde, selef ve halefin mezâhibine vukufta misli görülmemiş bir seviyyede idi. Tefsire, hadise, fıkha, usûle dâir eserlerinin ve sapık mezhepler hakkındaki reddiyyelerinin, müşkil meseleleri hall için yazdığı risâlelerinin adedi üç yüze ulaşmıştır.
Sekizinci hicrî asırda cereyan eden bu İbn Teymiyye bahsi ve tartışmasında ona karşı olanların başında, o devrin ricâlinden Hâfız Sübkî (756) ile oğlu Tâcüddin Sübkî (776), İzzüddîn Muhammed İbn Cemâa (766), müfessir Ebu Hayyân (745) görülür. Onu savunanlar ise bunlardan mâada ehl-i ilimdir. Bu saffın başında da İbn Kayyim (751), Zehebî (748), İbn Kesîr (774), Muhammed b. Kudâme (774) , Ahmed b. Kudâme (771), Muhammed b. Müflih (763), gibi Şeyhin güzîde tilmizleri ve o devrin hadîs hafızları bulunmaktadır. Bunları da İbn Hacer Askalânî (852), Bedrüddin Aynî (855), Süyûtî (911) gibi hadis hafızları tâkip etmişlerdir. Daha sonra İbrahim Şihâbüddîn Şehrizûrî (1101), Aliyyülkarî (1014), Âlûsî (1170), Şah Veliyyullah Dehlevî (1176), Şevkânî (1250), Sıddîk Hasen Hân gibi muhaddisler zinciri takip etmiştir.
Selefîler (2)
İbn Teymiyye'ye hücum edenler te'vîlcilerdir; yani müteşabih denen ifadeleri lafızdan uzaklaşarak yorumlayan ve bildik seviyelere indirenlerdir. Onu savunanlar ise selef yolunu tutan tefvîzcilerdir; yani ifadeyi olduğu gibi kabullenip mana ve keyfiyetini tartışmadan Allah'a havale edenlerdir. İbn Teymiyye'ye yönelik en şiddetli tenkit konuları bazı kutsal sayılan mekanları ziyaretin caiz olmaması, bir defada yapılan üç boşamanın tek sayılması, arşa istiva ve ilâhî sıfatlardır. Nu'mân el-Âlûsî'nin Cilâü'l-ayneyn isimli eserindeki ifadesine göre asıl hücum sebebi aynı asırda yaşayanların birbirini çekememesi, şöhret-i kâzibe, akîde muhâlefeti, Muhiddîn-i Arabî gayretidir.
İbn Teymiyye, büyük Türk emiri Mahmud Gazân gibi, Mısır Sultanı Nâsır Kalavun gibi bütün İslam hükümdar ve emirlerinin saygısını kazandığı halde yalnız Şam ümerası tarafından defalarca hapsedilmesi ve nihâyet 728 tarihinde hapishânede vefat etmesi, bu âteş parçası zekâ ve irâdenin ele avuca sığmaz bir halde bulunmasından dolayıdır. Nasıl ki vefâtında halk kadar, hükûmet de bu ilim ışığının sönmesine acıyarak cenâzesinin büyük bir ihtifal ile kaldırılmasına müsâade etmiş, binlerce cemaat tarafından üç nöbet cenâze namazı kılınmıştır.
Muhammed b. Abdulvahhab (v. 1792) :
Genç yaşında İran ve Irak'ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve tasavvufa intisab eden Muhammed, sonradan İbn Teymiyye'nin tesirinde kaldı; O'nun gibi bu da, vahdet-i vücud'u esas alan İbn Arabî tasavvufunu reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı çıktı; taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet'e dönülmesini, bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve uygulayışındaki İslâm'a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfâatlenen şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından şikayet etti.
İbn Abdulvahhâb ıslâhât hareketi için Arabistan yarımadasını, onun da gözden ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der'iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât Yarımada'da tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr'in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd zamanlarında yeni cereyan Yarımadanın dışına taştı. Osmanlı'ya meydan okudu, Irak, Suriye ve Haremeyn'e girildi. 1801 yılında Kerbelâ'ya hücum eden Vehhabîler, Hz. Hüseyin'in kabri dahil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımadanın içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu; ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve genişlemesini sürdürdü.
Bilâhere "Vehhâbilik" diye adlandırılan hareket, halk sûfiliğinin en önemli faktör haline geldiği bir sırada, İslâm ümmetinin tedricen içine düştüğü ahlâkî çöküntüye bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Vehhâbiliğin ilk müsamahasız ve dar görüşlü günleri geride kaldıktan sonra da bu ahlâkî sâik onun mirası olarak devam etti. Vehhâbilik sedece kurucusunun başlattığı hareket için bir ad değil, İslâm dünyasında dinin, yozlaştırıcı düşünce ve tutumlardan ayıklanmasını savunmanın ve din üzerinde bağımsız (ictihada dayalı) hükümler verme, yorumlar yapma faaliyetinin genel adı olmuştur.
Osmanlı'da Selefî damar
İbn Teymiyye ile Vehhâbîler arasındaki ilişkinin mukabili, Osmanlı döneminde Birgivî Mehmed Efendi ile Kadızadeliler ve Üstüvânîler arasında bulunabilir.
Asıl adı Takıyyüddin Muhammed olan Birgivî Mehmet Efendi 1523'te Balıkesir'de doğmuştur. Müderris olan babası Pîr Ali'den Arapça ve diğer âlet derslerini okumuş ve Kur'an'ı ezberlemiştir. Daha sonra İstanbul'a gelip Haseki Medresesi'nde okumuş, sonra da dönemin tanınmış âlimlerinden olan Ahîzâde Mehmet Efendi'den ve Rumeli kazaskeri Abdurrahman Efendi'den ders almıştır. Abdurrahman Efendi'den icazet alıp müderrisliğe başlamıştır. Kanunî döneminde Edirne kassam-ı askerî'si olmuş, bu süre zarfında ders vermeye, camilerde vaaz vermeye devam etmiştir.
Osmanlının kuruluşundan XVI. asra kadar merkezi yönetimde etkili olan Fahr-i Râzî Mektebine karşı bir hareket olarak doğan Birgivî hareketi ilhamını İbn Teymiyye'den almış, özellikle taşra uleması ve cami vaizleri arasında taraftar toplamıştır. Birgivî'nin en önemli eseri 'et-Tarikatu'l-Nuhammediyye fî beyân-i sîreti'n-nebeviyyeti'l-Ahmediyye'nin ismi dahi, bütün tarikatlerin meşruiyet ölçüsü olarak Muhammedî Tarikat'ı esas almaları gerektiğini îma ediyor. Mukaddimesinde de bu eseri 'ğafil alimler ile cahil tarikatçıları, şeytanın tuzakları ve içine düştükleri aşırılıklar konusunda uyarmak' maksadıyla yazdığını söylüyor ve ilk bölümü 'Kitab'a ve Sünnet'e sarılma, sonradan dine sokuılmuş bid'atlar ile aşırılıklar' konusuna tahsis ediyor.
Birgivî Mehmet Efendi'nin, günümüzde de etkilerini kısmen devam ettiren İslam anlayışına göre dinin esasında olmayıp sonradan çeşitli sebeplerle dine karışmış olan uygulamalar (bid'at) kaldırılmalıdır. Amelde Hanefî mezhebine bağlı olan Birgivî, îtikâdî konularda zaman zaman Ahmed b. Hanbel tarafından kurulan ve daha sonra İbn Teymiyye tarafından hararetle savunulan Hanbelî mezhebinin fikirlerine yaklaşmıştır.
Kadızâde Mehmet Efendi 1582'de Balıkesir'de doğmuştur. Kadızâde lakabı babasının kadı olmasından kaynaklanmaktadır. Gençliğinde Birgivî'nin talebelerinden ders almıştır.
Kadızâdeli Mehmet Efendi'nin tartıştığı başlıca konular şunlardır: Akla dayanan ilimlerin meşru olup olmadığı, Hızır Aleyhisselam'ın hayatta olup olmadığı, Ezanın, Kuran'ın ve Mevlid'in makamla okunup okunamayacağı, sema ve devranın caiz olup olmadığı, Tasliye ( Hz. Muhammed'e salâvat) ve tarziye (sahabeye Radiyallahu anh demek)'nin caiz olup olmadığı, tütün içmenin caiz olup olmadığı, Hz. Muhammed'in ebeveyninin imanla ölüp ölmediği, Firavunun imanına kail olmanın caiz olup olmadığı, İbn-i Arabî'nin kâfir sayılıp sayılmayacağı, Yezid'e lanet edilip edilemeyeceği, Hz. Muhammed'in ölümünden sonraki örf ve adetlerin terkinin şart olup olmadığı, kabir ve türbe ziyaretlerinin caiz olup olmadığı, Regaib, Kadir ve Berat gibi gecelerde cemaatle namaz kılınıp kılınamayacağı, büyüklerin eteklerinin öpülmesinin doğru olup olmadığı, el sıkışmanın, kahve içmenin caiz olup olmadığı, emr-i maruf ve nehy-i ani'l münker… Bu konular aynı zamanda Kadızâdeli Mehmet Efendi ve Abdülmecid Sivasî arasındaki tartışmaların odak noktasını oluşturur. Bu tartışmalar şeriat- tarikat çekişmesi olarak da yorumlanabilir.
Bu zâtlardan sonra mezkûr mücâdelenin temsilciliğini, yüzyılın ortalarında Kadızâdelilerden Üstüvânî Mehmed Efendi ile karşısında Abdülehad Nûrî Efendi, asrın sonunda da Kadızâde muakkiblerinden Vânî Efendi ile sûfiyyeden Niyâzî Mısrî Efendi üstlenmişlerdir.
Yorumlar
Yorum Gönder