İnsan hayatında kapitalizmin ve sosyalizmin tuttuğu yer Yahudi milletinin müktesebatından ibaret değildir. Bu kaziyeye işaret olsun diye kitabımın adını “Of Not Being A Jew” koydum.
İki beyit:
“Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
Bakılan şeyin lâftan ibaret olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz.
“Marifet iltifata tâbidir
Müşterisiz meta zayidir”
Küfre yaltaklanma etkinliklerini marifet diye yutturanların Türkiyesinde yaşıyoruz.
Müslüman demek meşguliyetiyle ihya olan veya ihya olmayacağı şeyle meşgul olmayan insan demektir. Bu meyanda, Müslüman olarak sizin, büyük bir sanat eseri ile yüzyüze gelmeniz, büyük bir sanatçıdan haberdar olmanız anlamına gelir. Ne mühim olanın sanat eseri olduğu ve fakat sanatçının ihmal edilebileceği iddia edilebilir ve ne de sanatçının erişilmez bir üstünlüğe erdiği ve fakat onun eserlerinde büyüklüğünün fark edilmediği söylenebilir. Bu durum siyasette aynıyla yaşanır: Devletteki büyüklük devlet adamının yüklenmiş olduğu kıymetle kenetli kalır. Tayin edici olan kıymeti neyin doğurduğu, kıymet bilme hasletinin nerede yuvalandığı, devlet adamının milletin nesi olduğudur.
Bu hükümler muvacehesinde kim olduğumu, ne yaptığımı genç yaşımdan itibaren biliyorum. Şiirle kendimi keşfe çıktım. Ben yalnızca, hayretle karşılanan, kimilerinde kısmen müspet ve fakat bilhassa menfi yankı uyandıran “Partizan”, “Amentü”, “Savaş Bitti” şiirlerinin mübdii olmakla kalmadım, yani ömrümü onların doğmasına imkân veren hareketlerimle şekillendirmekle kalmadım; bizzat ve sadece ve yalnızca gerek görüşümün uzantısı uyarınca “Erbakan’ın Bursları”, “Bize Yüzde Altı Derler”, “Herkes Yerini Alsın”, “Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak mı?” serlevhalı yazıları kaleme alarak istikamet arayışı içinde bir Türkiye’nin kabız ruhlularının hayretini mucip dikkat çekici bir mevkie yerleştim. Kuruldum da denilebilir. Tıpkı şiirlerim gibi bu zikrettiğim düzyazılarım da kimilerinde kısmen müspet ve fakat bilhassa menfi yankı uyandırdı. Şiirlerim ve yazılarımın arkasında yatan hayat hikâyeleri anlatılacak olsa herbiri birer kitap hacmine ulaşır. Yazı hayatım olarak bildiğimin hepsi bu. Bundan ötesi ve bundan berisi “edebiyat” ve “sanat” denilemeyecek bir şey. Dünya hesabına da, Türkiye hesabına da geçen yarım asrı azımsamayalım. Zaman içinde dirice, dirilikle uyanan her yankı sönümlenerek kiminde bir naz uykusuna, kiminde bir cenabet uykusuna dönüştü, dikkatler kendilerine seviyelerine münasip muhtelif yeni çekim alanları buldu. Azıcıktır şiirlerim ve yazılarımla ne yaptığımı benden başka bilenlerin adedi. Aynaya baktığı zaman kendi yüzüne tükürmeyecek kaldıysa, parmakla sayılacak kadar az kaldı.
Meşhurum. Bâriz bir ârıza bu. Ben hayatta iken yaşanan binlerce hüsranın enkazından doğmuş heybetin hizasında algılanabilecek bir şöhretim var ve ben bu şöhreti Türkiye düşmanlarına verdiğim rahatsızlığın imâl ettiğinin şahidiyim. Şöhretin âfet olduğu kaziyesine numunelik ediyorum ben. Benim sebep olduğum rahatsızlık oraya varmıştır ki bugün adımı bir anan kaldıysa o bunu sadece sergilediği melânetini kendisi gibi melûnlara beğendirmek gayesiyle yapıyor. Benim hususen ne yaptığım bilinemiyorsa da, benim harc-ı âlem bir işle iştigal etmediğim ve gerek nazım, gerekse nesir olarak benim elimden çıkan işlerin o yaptıklarıma benzetilen işlerden fevkalâde değişik mahiyet taşıdığı biliniyor. Bunun da eni boyu bu kadar. Hiçbir safhada, hiçbir merhalede meşguliyetimden doğan hasılanın müşterisi belirmedi. Aklım vaziyetin neden böyle olduğunu anlayacak kadar başımda. Önce kulak kabarttım, sonra işittiklerimin nereye yerleştirilebileceğinin icabına baktım. Yıllar önce defalarca söylemiştim: Türkiye’de Türkiye hesabına casusluk yapıyorum. Casusluk edebilmek için birçok sahada, çok sayıda tedbir almak gerekiyor. Ben görevimi yerine getirme meşguliyetine dalmışken, Türkiye’de ipleri ele geçirerek Türkiye’nin mahvına sebep olan faaliyetleri yürüten birçokları defalarca canıma kast etti.
Herşeyin dünya ölçüsünde kolayca alıklaşmaya ayarlandığından şüphem yok. Ben yirmisekiz yaşımdayken bugünkü beni bana göstermiş olsalardı yırtar çöpe atardım. O yaşta burnumdan kıl aldırmazdım ve bir mühtedi değildim henüz. Birkaç yıl (otuz yaşımdan) sonrasında ise iki şey müteakip yirmibeş yıl boyunca hababam oldu: Benden bir şeyler neşretmem istendi. Dediklerini yaptım. Yaptığım onlara o kadar uymayan bir şeydi ki, ben bir neşriyatın sonunu getirdiğimde devam veya tekrar etmem istenmedi. Alıklaşmanın azdırdığı, azdırıp dalalete sürüklediği para ve sempati beni de kuşatacak diye korktum. Korktuğum başıma gelmesin diye bir tedbir almak istedim. Beşiktaş’ta bir notere, (hatırımda yanlış kalmadıysa) birinci notere gittim. Noter tasdikli bir belge istediğimi, bu belgede ölümümden sonra adımın her hangi bir yere verilmesine rıza göstermediğimin yazılı olmasını söyledim. Müstehzi tebessümüyle yüzüme bakan erkek görevli, bu hususu noterle şahsen görüşmemi teklif etti. Noter de bana kanunlar nezdinde bu belgenin hiçbir ehemmiyet taşımayacağını bildirdi. “Siz öldükten sonra sizin isminizi istedikleri gibi kullanabilirler” dedi. Öldükten sonra elimden bir şey gelmeyecek. Ölmeden elimden bir şey geliyor mu peki?
Bilinmesini canügönülden isterim: Hem Mehmet Akif’e, hem Turgut Uyar’a vize hakkı tanıyan bir ülkenin gümrüğünden geçmeyeceğim ben. Beni zincirleseniz de Adnan Menderes’in olduğu kadar, Alpaslan Türkeş’in de mahsus makam tahsis edilişinden istifade ettiği depoya tıkıştıramayacaklar.
Duam bu benim. Cümlemi “dualarımdan biri” şeklinde düzeltiyorum.

İsmet Özel, 26 Ocak 2013
İki beyit:
“Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
Bakılan şeyin lâftan ibaret olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz.
“Marifet iltifata tâbidir
Müşterisiz meta zayidir”
Küfre yaltaklanma etkinliklerini marifet diye yutturanların Türkiyesinde yaşıyoruz.
Müslüman demek meşguliyetiyle ihya olan veya ihya olmayacağı şeyle meşgul olmayan insan demektir. Bu meyanda, Müslüman olarak sizin, büyük bir sanat eseri ile yüzyüze gelmeniz, büyük bir sanatçıdan haberdar olmanız anlamına gelir. Ne mühim olanın sanat eseri olduğu ve fakat sanatçının ihmal edilebileceği iddia edilebilir ve ne de sanatçının erişilmez bir üstünlüğe erdiği ve fakat onun eserlerinde büyüklüğünün fark edilmediği söylenebilir. Bu durum siyasette aynıyla yaşanır: Devletteki büyüklük devlet adamının yüklenmiş olduğu kıymetle kenetli kalır. Tayin edici olan kıymeti neyin doğurduğu, kıymet bilme hasletinin nerede yuvalandığı, devlet adamının milletin nesi olduğudur.
Bu hükümler muvacehesinde kim olduğumu, ne yaptığımı genç yaşımdan itibaren biliyorum. Şiirle kendimi keşfe çıktım. Ben yalnızca, hayretle karşılanan, kimilerinde kısmen müspet ve fakat bilhassa menfi yankı uyandıran “Partizan”, “Amentü”, “Savaş Bitti” şiirlerinin mübdii olmakla kalmadım, yani ömrümü onların doğmasına imkân veren hareketlerimle şekillendirmekle kalmadım; bizzat ve sadece ve yalnızca gerek görüşümün uzantısı uyarınca “Erbakan’ın Bursları”, “Bize Yüzde Altı Derler”, “Herkes Yerini Alsın”, “Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak mı?” serlevhalı yazıları kaleme alarak istikamet arayışı içinde bir Türkiye’nin kabız ruhlularının hayretini mucip dikkat çekici bir mevkie yerleştim. Kuruldum da denilebilir. Tıpkı şiirlerim gibi bu zikrettiğim düzyazılarım da kimilerinde kısmen müspet ve fakat bilhassa menfi yankı uyandırdı. Şiirlerim ve yazılarımın arkasında yatan hayat hikâyeleri anlatılacak olsa herbiri birer kitap hacmine ulaşır. Yazı hayatım olarak bildiğimin hepsi bu. Bundan ötesi ve bundan berisi “edebiyat” ve “sanat” denilemeyecek bir şey. Dünya hesabına da, Türkiye hesabına da geçen yarım asrı azımsamayalım. Zaman içinde dirice, dirilikle uyanan her yankı sönümlenerek kiminde bir naz uykusuna, kiminde bir cenabet uykusuna dönüştü, dikkatler kendilerine seviyelerine münasip muhtelif yeni çekim alanları buldu. Azıcıktır şiirlerim ve yazılarımla ne yaptığımı benden başka bilenlerin adedi. Aynaya baktığı zaman kendi yüzüne tükürmeyecek kaldıysa, parmakla sayılacak kadar az kaldı.
Meşhurum. Bâriz bir ârıza bu. Ben hayatta iken yaşanan binlerce hüsranın enkazından doğmuş heybetin hizasında algılanabilecek bir şöhretim var ve ben bu şöhreti Türkiye düşmanlarına verdiğim rahatsızlığın imâl ettiğinin şahidiyim. Şöhretin âfet olduğu kaziyesine numunelik ediyorum ben. Benim sebep olduğum rahatsızlık oraya varmıştır ki bugün adımı bir anan kaldıysa o bunu sadece sergilediği melânetini kendisi gibi melûnlara beğendirmek gayesiyle yapıyor. Benim hususen ne yaptığım bilinemiyorsa da, benim harc-ı âlem bir işle iştigal etmediğim ve gerek nazım, gerekse nesir olarak benim elimden çıkan işlerin o yaptıklarıma benzetilen işlerden fevkalâde değişik mahiyet taşıdığı biliniyor. Bunun da eni boyu bu kadar. Hiçbir safhada, hiçbir merhalede meşguliyetimden doğan hasılanın müşterisi belirmedi. Aklım vaziyetin neden böyle olduğunu anlayacak kadar başımda. Önce kulak kabarttım, sonra işittiklerimin nereye yerleştirilebileceğinin icabına baktım. Yıllar önce defalarca söylemiştim: Türkiye’de Türkiye hesabına casusluk yapıyorum. Casusluk edebilmek için birçok sahada, çok sayıda tedbir almak gerekiyor. Ben görevimi yerine getirme meşguliyetine dalmışken, Türkiye’de ipleri ele geçirerek Türkiye’nin mahvına sebep olan faaliyetleri yürüten birçokları defalarca canıma kast etti.
Herşeyin dünya ölçüsünde kolayca alıklaşmaya ayarlandığından şüphem yok. Ben yirmisekiz yaşımdayken bugünkü beni bana göstermiş olsalardı yırtar çöpe atardım. O yaşta burnumdan kıl aldırmazdım ve bir mühtedi değildim henüz. Birkaç yıl (otuz yaşımdan) sonrasında ise iki şey müteakip yirmibeş yıl boyunca hababam oldu: Benden bir şeyler neşretmem istendi. Dediklerini yaptım. Yaptığım onlara o kadar uymayan bir şeydi ki, ben bir neşriyatın sonunu getirdiğimde devam veya tekrar etmem istenmedi. Alıklaşmanın azdırdığı, azdırıp dalalete sürüklediği para ve sempati beni de kuşatacak diye korktum. Korktuğum başıma gelmesin diye bir tedbir almak istedim. Beşiktaş’ta bir notere, (hatırımda yanlış kalmadıysa) birinci notere gittim. Noter tasdikli bir belge istediğimi, bu belgede ölümümden sonra adımın her hangi bir yere verilmesine rıza göstermediğimin yazılı olmasını söyledim. Müstehzi tebessümüyle yüzüme bakan erkek görevli, bu hususu noterle şahsen görüşmemi teklif etti. Noter de bana kanunlar nezdinde bu belgenin hiçbir ehemmiyet taşımayacağını bildirdi. “Siz öldükten sonra sizin isminizi istedikleri gibi kullanabilirler” dedi. Öldükten sonra elimden bir şey gelmeyecek. Ölmeden elimden bir şey geliyor mu peki?
Bilinmesini canügönülden isterim: Hem Mehmet Akif’e, hem Turgut Uyar’a vize hakkı tanıyan bir ülkenin gümrüğünden geçmeyeceğim ben. Beni zincirleseniz de Adnan Menderes’in olduğu kadar, Alpaslan Türkeş’in de mahsus makam tahsis edilişinden istifade ettiği depoya tıkıştıramayacaklar.
Duam bu benim. Cümlemi “dualarımdan biri” şeklinde düzeltiyorum.
İsmet Özel, 26 Ocak 2013
Yorumlar
Yorum Gönder