Ana içeriğe atla

Paradigmaya Kafa Tutan Simitçi / Simitçinin Dönüşü / Akif Emre


Akif Emre
Paradigmaya Kafa Tutan Simitçi / Simitçinin Dönüşü
Her sabah köşede gelip geçeni umursamayan ama belli bir nezaket ölçüsünde izleyen duruşuyla tezgahının başında görürdüm. Kırık dökük küçük iskemlesine oturmuş tezgahta kalan simitleri düzeltir bulurdum hep. Gelip geçene satıcı gözüyle bakmaz, kendi halinde bir şeylerle oyalanır bulurdum hep.Tanıdık müşterilerinin gözünün içine bakarak "bu sabah da almıyor musunuz" baskısından kaçınmanın bir yolu olduğunu düşündüm. Selam verdiğinizde sessiz bir nezaketle alır ama hiçbir zaman tipik simitçi tavrını takınmazdı. "Buyurun, taze simit" türü bir tezgahtarlık yaptığını hatırlamıyorum.
Müşterisi yoksa o, şehrin en işlek caddesindeki köşe başında oturur eline tutuşturulmuş gibi tuttuğu gazetesini okur bulurdum.

Bazen simit tezgahının başında bulamadığım olurdu. Beklemek zorunda kaldığım çok olmuştur. Koşarak gelir kendine özgü sessiz nezaketiyle "buyurun" derdi. Koşarak gelişi bir müşteriyi kaçırmaktan yahut yalnız bıraktığı tezgahının başına bir iş geleceği endişesinden çok orada, camekanlı simit tezgahının başında sizi bekletmeme kaygısından kaynaklandığı hissine kapılırdınız. Bunu hissederdiniz, tüm sermayesi simitlerini, o günkü satıştan elde ettiği bozuk paralarını biriktirdiği kutuyu caddenin ortasında bırakıp gitmesinden bu anlamı çıkartırdınız.

Sabahları erken gelen ilk partiye yetişememişseniz saat 10'dan sonra fırından yeni çıkan ikinci parti sıcak simit için sipariş verebilirdiniz. Büyük iş merkezlerinin katlarına hızla tırmanır kaç simit istemişseniz soğumadan poşet içinde getirirdi. Bu arada tezgahını, simitleri ve bozuk para kutusuyla birlikte bu devasa şehrin kalabalığına terk eder, tavırlarından bir şey olacağı endişesi taşımadığını rahatlıkla çıkarabilirdiniz.

Bir ara okullar tatil olduğunda ilk okula giden oğlu yardımcı olarak geldi yanına. Arasıra tezgahı oğluna emanet ettiği de oluyordu.

Geçmiş zamanlardan kalma bilge, yaşlı, piri fani ihtiyardan bahsettiğim sanılmasın. Orta yaşlarda hafif minyon, kıpkırmızı yanakları en küçük tepkide renklenen bir modern şehir satıcısı... Biraz mahcup, sessiz kendi halinde, uyuşuk değil ama dünyaya fazla metelik vermeyen, yırtıcı bir esnaf görüntüsünden uzak ama ekmeğini çıkarmak için alın teri döken bir görünümü vardı.

Herhalde hayatımda ilk defa son bir yıl içinde sabahları düzenli simit almaya başladım. Kimileri çay simit nostaljisine bayılsa da ben pek hazzetmedim. Simit tadı hiç çekici gelmemiştir. Ama sadece bu adını bile daha bilmediğim simitçiden sıcak simit almak için tezgahın başında bazen sıra bekledim bazen sabırla orta yerde bıraktığı tezgahının başına dönmesini bekledim kaldırımın ortasında.

Ramazanın ilk günü hafta başı sabahı o köşeye vardığımda bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. Simitçi yoktu. Hayır, sadece simitçinin kenidisi değil tezgahı da yoktu. O an oruç olduğumu hatırladım.

Ramazan geldiğinden beri simitçinin köşesi boş.
Hayatını simit satarak kazanan birinin Ramazanda çalışmama lüksü olabilr miydi?

Kendisi oruç tutuyor diye oruç tutmayanları sabah çay-simit zevkinden mahrum bırakmaya hakkı var mıydı? Böyle ramazanda simit satmayarak oruç tutmayan vatandaşlarımıza dolaylı baskı uygulamış olmuyor muydu? Ne yani, sabahın erken saatlerinde kahvaltı yapmadan yola çıkıp yoğun trafikte ofislerine gelen insanlar çaylarının yanında alıştıkları damak tadını bozmak zorunda mı kalacaklardı?

Tüm bu sorular karşısında bu simitçinin ramazan eylemini nasıl değerlendirmeli? Belli ki bu ekonomik şartlarda rasyonel bir izahı yok bu davranışın.
Her şeyden önce oruçlu olduğum halde ilk bana orucu, ramazanı hatırlattı. Onun o gün, o köşe başında olmayışı ile sokakta, meydanda, işyerinde, otobüs duraklarında ramazanın geldiğini hatırlatan bir boşluk bırakmıştı. Hayatımıza adeta bir işaret bırakan bu çekiliş, aslında hayatımıza giren, gelen ve dolduran ramazana yer açmak isteyen bir çekilmeydi .
Sokaktan akıp giden kalabalıktan birilerinin eteğinden çekerek haberin var mı oruçtan diyen bir çekilme...
Orucun hayatın merkezinde olduğu, asıl olanın oruc tutmak, orucun insanları tutması olduğunu ihtar eden bir çekiliş. Oruçluya karşı gayrı Müslim komşusunun bile saygı duyduğu, açıktan yemediği, birlikte iftar yapılabildiği bir iklimi hatırlatan çekilme. Oruçludan oruç tutmayana neden tutmadığını hatırlatırcasına oruçlu oluşunu açığa vurduğu için ayıplanmadığı bir toplumun erdemine bürünerek çekilme.

Hayatın kredi kartlarına, aylık ödemelere göre ayarlandığı günümüzde orucu hatırlatmak ve orucu yaşatmak adına tek geçim kaynağını "piysadan çekme"nin izahı olabilir miydi? Artık bu sorunun cevabını oruç tutanlar bile bilmiyor. Veya bu soruyla yüzleşmekten kaçınıyor. Oysa o simitçi tam da bu nedenle kaçmıyor, çekiliyor; meydanlarda oruca yer açmak için. İnsanların "mabudu para, mabedi banka" olduğu bir çağda ne anlamı olabilirdi bu tavrın. Bu çağda böylesi bir tevekkül anlayışının yeri olabilir miydi?..

Evet, simitçi hala gelmedi; çünkü Ramazan bitmedi henüz.
Piyasadan çekilerek kendi çapında sisteme posta koyuyor. Oruca saygı göstererek toplumsal dayatmaları alt üst ediyordu. Aslında çok tehlikeli bir çığır açıyor; dinin kamusal alanı kuşatmasına yardımcı oluyordu böylece. Toplumsal düzeni değiştirmeye yönelik bir kalkışma olarak bile yorumlanabilirdi. Aslında o sıradan bir müslüman gibi yaşamaya çalışıyordu, ne eksik ne fazla.

Her anlamda paradigmayı parçalıyordu köşebaşındaki simitçi. 
   
                                                                                                                                                                                                                                     Yenişafak Gazetesi /  16.09.2008      
***
Simitçinin Dönüşü
Ramazan geçti. Uzun bayram tatilinden sonraki ilk pazartesi işyerine gelirken kafamda tek soru işareti vardı: Simitçi dönmüş müydü? Yoksa yazdıklarım muhayyel bir zamanda muhayyel bir simitçinin paradigmaya kafa tutmasının öyküsü müydü? Belki de öyleydi. Hakkında yazılanlardan habersiz hatta bayram sonrası "o simitçiden simit almak" isteyen okuyucuların merakından habersiz her zamanki köşesine gelecek miydi? Yoksa tesadüfen Ramazan başından itibaren iş değiştiren, başka yere taşınan biriydi de bunca anlamı biz mi yüklemiştik?
Caddeden karşıya geçtiğimde görüş mesafesine girdiği anda kırmızı simit tezgahını gördüm ilkin. Doğrusu rahat bir nefes aldım. Ramazan'da bilerek isteyerek satış yapmamıştı. Bu kez ayakta, sırtını tezgaha dönmüş olarak sürekli müşterilerini karşılayan işyeri sahibi gibi duruyordu. Yüzündeki mahcup gülümseme eksilmeden...
Selam verdim hiçbir şey olmamış gibi. Simitlerden birini seçerken "yoktun epeydir" diye bir şeyler mırıldandım belli belirsiz. "Ramazan'da tatil yapayım dedim, gelmedim" dedi. Bu kadardı. "Hayırlısı olsun, Ramazan'ın bereketiyle..." diyebildim paradigmatik analizlere girmeden, sistem eleştirilerine dalmadan. Ramazan'dan ve bereketten bahseden bir alışverişin üstüne yapılacak her tür çözümleme gayet yavan kalacaktı, belli. Bu tür açıklamaların farkında olmasa da hissettiği de belliydi.
İtinayla kağıda sarıp poşete yerleştirdiği tek simiti elime verip uzaklaşırken duyduğum sesle arkaya dönüp baktım. "Vay Ahmet bey... Hoş gelmişin.." Takım elbiseli kravatlı uzunca boylu biri simitçiyle kucaklaşıyordu.. Meğer yokluğunu fark eden sadece ben değilmişim. Ve üstelik ismini bilmeyen sadece benmişim galiba.
O yine köşesinde tezgahın başında bekleyecek. Her sabah taze simit bekleyenler ya geçerken alacak ya da sürekli müşterilerinin bürolarına kadar çıkıp tek tek simitlerini bırakarak tezgahının başına dönecek. Borsa inse de düşse de, döviz bir anda yukarı doğru fırlasa da onun hayatında fazla bir şey değişmeyecek. O her gün simitlerini satmaya devam edecek.
Belki tek başına, orada o köşede, değeri hiç eksilmeyen bir servetin sahibi olarak hep zengin kalacak.: Kanaat, bereket, tevazu...
700 milyar dolarlık bankalara belki hiçbir zaman sahip olmayacak hatta servetin bu denli tekelleşmesine karşı çıkacak bir dünyanın, hayat tarzının, varoluşsal kavrayışın sahip olduğu değer hep zengin kalacak. "Bir hırka bir lokma" edilgenliğine düşmeden, küresel tekelciliğe savrulmadan bereket ve kanaate sarılıp, yardım ve adaleti besleyerek
'Simitçinin dönüşü'nün borsanın çöküş gününe denk gelmesi tesadüf mü dersiniz?
Yenişafak Gazetesi / 07.10.2008



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İsmet Özel’in Erbain Den Alıntılar

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor böylesine hazırlıklı değilim daha. Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum: Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda. Üç Frenk Havası 1. Capriccio Alum Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir ama Fanya Kaplan nasıl öldü diye sorarsak sanırım işimiz fazlasıyla ciddileşir. *** 2.Alum Cantabile Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını yerime yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılğının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı durmadanbeyaz bir aygırla taşardım derin göllerden bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara güneşin zekasıyla doymak isterdim kaba solgun kağıtlar sunardı şehrin insanı ban Tahrik yürek elbet acıyor esvap deği...

İsmet Özel

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?-Yaşama!-Ya bileydim?Yazar: MıydımHiç: Şiir . Münacaat Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves etti m gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak  fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademo...

Hatırı Sayılır Sözler

Hatırı sayılır sözler   Aşk ruhların çeşitli yaratıkların arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi demektir. İbnihazm * Gemisini kurtardığı için kaptan olmayı hak ettiğini düşünen kişiler bireyciliği göklere çıkardılar. Bunu yapmış olmakla da tarihteki en hastalıklı adlandırmayı gerçekleştirdiler. İsmet Özel * Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez onları alışmış oldukları tokluk öldürür İbni Haldun * Konuşmak ihtiyaç olabilir ama susmak sanattır. Goethe * Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir. Düşünce özgürlüğünün olmaması insanların düşünememesidir. Jean-Paul Sartre * Yaratan'ın karşısına bunca büyük yapıtı okumamış olarak çıkmak düşüncesi beni çileden çıkarıyor. Oliver Wendell Holmes * Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır... Mayakovsky * Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar! / İnsan,  âl...