Babamız Bir Gün Gerçekten Ölür / Ali Ayçil
Çoğumuz, babamız henüz hayattayken
onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, “baba” demeye başladığımız
günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan
değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, “babam bugün niçin gecikti?”
diye sorarız; kardeşimize, “babam yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen
de, ”babama hangi yalanı uydursam,” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her
seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini
giydirip sokaklara saldığımız o” biraz” yabancının, zamanın karşısında nasıl da
eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa
ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin
ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın
perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve
çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk
dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk
biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki
torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da,
hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir
ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunlukları orta yerde bırakıp, kederli
yüzünü terk eder.Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!
Babamız bir gün gerçekten ölür, ama
biz, onun ölümünü bile birden değil parça parça kavrarız. Eve geç kaldığımızda
duyduğumuz tedirginlik, yerini garip bir boşluğa bırakır mesela; Annemiz,
“babanız duymasın “ demez olur. Ütü masasında eksik bir giysi vardır artık.
Sabahları ceketini tuttuğumuz telaş, akşamları kapısını açtığımız yorgunluk
bizi terk etmiştir. Yaşarken bir alışkanlığa kurban giden babamızı, öldüğü
günden sonra tekrar toplamaya, bir arya getirmeye başlarız. Onun, yırtık bir
resim gibi günlerimizin şurasına burasına dağılmış ne çok yüzü varmış meğerse.
Haber izleyen, kızan, surat asan bıyık altından gülen baba yüzlerinin hepsi de
neredeyse bir tek kavşakta birleşmektedir ama: Evde. Bizim babamız bir ev
adamıdır. Aslınca onlarca yıl hâkimi değil, mahkûmu olmuştur yaşadığı evin. Son
bir gayretle yaşadığı konağı ve toprakları terk etmeye çalışan Tolstoy’un
deliliğine soyunamayacak kadar karısı ve çocukları tarafından teslim alınmış,
inceden inceye tutkusuzlaştırılarak vasat bir adama dönüştürülmüş ve hayatının
yeknesaklığı içinde bir gün, kefen parasını biriktirmiş olmanın huzuruyla evine
veda etmiştir.
Artık içimizden hiç kimsenin, bize
veda eden babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun
sesiyle soramayacağını anladığımızda, çaresizce bir şey yaparız: Kendimizi
babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için, onun
en sevdiğimiz fotoğrafını büyüterek, annemizin ya da en büyük kardeşimizin
odasındaki duvarın yerine konduruveririz. Konduruveririz ve o resme bakarken
ilk kez babamızın yüzüyle yüzleşiriz. Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde
bir göç öncesinin alınganlığını görürüz; saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış
olduğunu görürüz. Görürüz ki, onun alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle
aynıdır. Sanki hiç mola verilmemiş bir savaşın cephe yerine benzeyen bu alın
aslında bizzat hayatın alnıdır. Onu yeniden aramıza çağırmakla, yüzünü her gün
görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla, bir süreliğine de olsa, ölü babamızla
ilk kez içtenlikle baba-evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara
anlatırız onu, kim olduğunu soran çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu
sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda, bazı yanlarını yeni yeni
hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık
Ama gün gelir, mevsimler duvardaki
fotoğrafı da soldurmaya başlar. Babamızın gözaltlarını tutan o incelmiş
bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramıza
heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzün yüzü, mahkûm olduğu çerçevenin içinde
tekrar bir gölgeye, bir alışkanlığa dönüşür. Bir evden bir eve taşınırken,
eşyalarımızın arasında can çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını
düşündürecek kadar uzaklaşır aramızdan. Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız
yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar. Yeni evlerimizin
duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun
çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski
alışkanlıkları kabul etmez olur artık. Bir gün,
biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız; ikinci kez ölür!
Yorumlar
Yorum Gönder