Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ya isim ya muhteva Hayrettin Karaman

İslamcılığı öldürenler, onun muhtevasından da rahatsız olanlar bir yana (onlarla tartışmada hem taraf olmak hem de üslub farklı olacaktır) bizimkiler diyeceğim zevat ile anlaşmazlık, islamcılığın muhtevası üzerinde değil, bu muhtevaya "islamcılık" demenin fayda, zaruret ve zararı üzerinedir. Aslında Müslümanlığa dahil olan vazifelerin "islamcılık" adıyla ayrılması ve üzerine hüküm bina edilmesinin zararlı olduğunu düşünen ve yazan dostlar, islamcıların hedeflerine karşı değiller. "İslam'ın tamamı veya mücadele alanlarının değişmesi sebebiyle belli bir kısmı" manasınadaki hedeflerde birleştiğimize göre tartışma öze değil, söze dönük hale gelmektedir. "Söz", yani bu kelimenin kullanılması kültüre, kaynaklara, iteratüre girmiştir; engellemek, buna son vermek -bize göre- mümkün değildir. Ama "Ben bu kelimenin belli islami vazifeler ve bunları dava edinen Müslümanlar için kullanılmasına karşıyım, benim için Müslüman vasfı tek başına yeter...

İslâm'ı bertaraf etmenin yolu, İslâmcılığı bertaraf etmek

İslâm'ın, Batılılar için, ne anlam ifade ettiğinin farkında mıyız, gerçekten? Eğer bu sorunun cevabını bihakkın verebilirsek, İslâmcılığın, öncelikle Batı'da, sonra da derece derece İslâm dünyasında, neden şeytanlaştırılma, lanetlenme ya da devre dışı bırakma kaygısıyla hedef tahtasına yatırıldığını da bihakkın idrak edebiliriz. İslâmcılığın eleştirilemezliğinden filan sözetmiyorum. Öyle şey mi olur? Bırakınız İslâmcılığı, adam inanmıyorsa, karşı çıkıyorsa, İslâm'ı bile, istediği gibi eleştirebilir. Kimse, kimsenin zihnine pranga vuramaz. İsteyen inanır, istemeyen inanmaz. Ayrıca, hiç kimse de, hiç kimseye neden böyle inanıyorsun, neden benim inandığım gibi inanmıyorsun, diyemez. *** İslâm'ın, Müslümanlar için ne anlam ifade ettiği, sorusu da önemli bir soru. Ama bu başka bir yazının konusu. Burada yazının başında sorduğum sorunun izini sürmek niyetindeyim öncelikle. Evet, İslâm, Batılılar için ne anlam ifade ediyor? Öncelikle şunu: İslâm, Batılar tarafından, ...

Paganlaşma, etnik ‘barbarlaşma’ ve İslâmcılık / Yusuf Kaplan

Yazının sonunda söyleyeceğim şeyi, başında söylüyorum: Türkiye’de yaşanan terör hâdiseleri de, bölgemizde yaşanan pagan ve barbar nitelikler kazanan mezhebî, kabîlevî ve etnik çatışmalar da, aslında yeni bir doğum sancısının habercileridir. Yeter ki, bakmasını bilelim. Bakmasını bilemeyenler, başkalarının bakışlarına ve oyunlarına ‘yem’ olmaktan kurtulamazlar. Dünyanın etnik bakımdan, kültürel bakımdan ve sosyolojik bakımdan en karmaşık bölgesini tam beş asır barış ve kardeşlik yurdu hâline getiren bir medeniyetin kurucuları, koruyucuları ve çocukları olduğumuzu yeniden hatırlayabilir ve ona göre geleceğimizi kendi ellerimize alacak güçlü ve çok boyutlu bir ittihad-ı islâm fikri üzerinden yeniden esaslı bir medeniyet yolculuğuna soyunabilirsek, bu kaos ve kargaşa ortamının, tıpkı Selçuklu döneminde olduğu gibi, yeni bir medeniyet ufkunun ve şafağının atması için önümüze konulan bir imkân ve imtihan vesilesi olduğunu kavramakta zorlanmayız. Bu imtihanı ya kazanacağız ve yeni bir d...

Kitapseverler ve kitap delileri / Beşir Ayvazoğlu

  Necip Âsım Yazıksız'ın Kitap isimli bir kitabı vardır. İlk defa yıllar önce kitap meraklısı bir dostumda gördüğüm bu kitabı çok sevmiştim. Aslında peşine düştüğüm her kitaba sonunda sahip olmuşumdur; ama Necip Âsım Bey'in 1311 (1893) yılında İstanbul'da basılan bu güzel kitabını yeterince kovalamadığım için kütüphanemde hâlâ eski harfli baskısı yok. Yakın zamanlara Türker Acaroğlu tarafından sadeleştirilerek yeni harflere aktarılan İletişim Yayınları baskısını kullanıyordum. Belki hatırlayanlar vardır; İletişim Yayınları, bu kitabı, kuruluşunun 10. yılı münasebetiyle 1993 yılında armağan olarak basmış ve o yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda cüz'i bir fiyatla satışa sunmuştu. Boyutları, kapağı, kâğıdı, sayfa düzeniyle özel ve özenilmiş bir kitaptı. Fakat bu güzel baskı, Türker Acaroğlu'ndan asla beklenmeyecek okuma hatalarıyla doluydu. Eski metinlerle az çok ilgilenmiş olanların orijinaliyle karşılaştırmaya ihtiyaç hissetmeden fark edebilecekleri vahim hatalarla......

İslamlaşmanın Dili / Lütfi Bergen

İslamcılık düşüncesinin 1850’li yıllardan daha geriye götürülememesinin kökeninde Tanzimat reformları yatıyor. Tanzimat   reformları Osmanlı Devlet geleneğinde yeni bir bürokrasi zihniyetinin oluşumu sonucunu doğurdu; etkisi iki alanda oldu. Bunlardan biri gayrımüslim tebaanın bürokraside yükselmesidir. İkincisi ise klasik Osmanlı bürokratik yapısının merkezi ve güçlü yeni bir bürokratik zümre tarafından tasfiyesidir. Bu iki değişim vektörü de halk ile bağlantı kuramadığı, tepeden inmeci reformlarla hareket ettiği oranda tepkisellikle karşılaşmıştır. İslamcılık bu tepki dalgasında yükselmekteydi. Müslüman aydınlar 1839 Tanzimat Fermanı sonrası Osmanlı’nın içine girdiği “devleti kurtarma” refleksini Müslümanlar ile gayrımüslimler arasında eşitlik sağlayarak çözme düşüncesinin getirdiği krizden (buhrandan) doğdular. Bu kriz, Osmanlı’nın yeniden yapılanması sırasında ortaya çıkan kadroların çatışmasını ifade ediyordu. 1839 sonrasında tebaa anlayışından vatandaşlık statüsüne geçili...

Ev Nedir? Modernlik Kurgusu Olarak Kadın / Lütfi Bergen

Göçebe devirde Türkler tek odalı kıl hücrelerde yaşamaktaydılar. Bu göçebeliğin tabii bir sonucudur. Türk yerleşmesinin temeli odadır. Oda, müstakil bir hanedir. Oda kavramı “otağ” kavramı ile ilintilidir. Eski Türklerde çadırlara   Yurt   ve hükümdarın “yurdu”na da otağ adı verilirdi. Türk hükümdarın adı Han’dır. Ancak Türk hakanları eşlerini kendilerine eşit görürlerdi.   Hakan karısı için “Benim Han’ım” derdi. Böylece otağ’daki Han karısı Katan/Hatun adını almıştır. Kagan/Han-Hanım, Han (Kan)- Hatan (Katan- Hatun) otağın hükümdarlarıdır. Eski toplumun yurd’u tek odalıdır. Bu ev’dir. Eski dilde ev; iv/ yiv/ bina/ derz kelimeleri ile karşılanmıştır. İv: “Yol ya da tarla kenarlarında olan doğal set; Taşların ortasındaki yarık; Çıkıntı, diş” anlamlarına gelir. Yiv: “ince oyuk yol; antik mimaride sütun gövdesi üzerine açılmış yarım daire kesitli düşey oluklar; silah teknolojisinde merminin dönerek çıkmasını sağlamayan namlu yuvası; Saçı ayırma yeri.” Eski yerleşim düzenin...

İlmin Ümmeti Ümmetin Âlimini Çağırır

Kimin nesi, nerenin neyiyiz? Yerimizi bilelim. Bu zahmete girebilmemiz için bize hafıza verildi. Önce kim olursak olalım hatıra getirmemiz gereken, başımıza modernlik adı verilen bir belânın sarılıp sarılmadığıdır. Modernlik ders çıkarmamız için Allah’ın bizi uğrattığı bir felâket değil midir? Bu suale hangi sebeple olursa olsun, “Evet, öyledir” diye cevap veren mümtazlardan biri isek, hemen bilmemiz gerekiyor ki, mensubiyetleri “modernlik belâ değildir” diyenler taifesinde olanlar can düşmanlarımızdır. “Benim bu işlere aklım ermez” diyenler her kimler ise, onlar da, düşmanlarımızın köleleridir. O halde en kestirme kavrayışla modernliğin özüne nüfuza yeltenelim: İşini kapitalizm kelimesini ağzına almaksızın yürütme uyanıklığı gösterenlerin tercih ettiği kelime modernliktir. Başımıza modernlik adı verilen bir belâ sarıldı. Modernlik bizi içine ne evrilmek, ne de devrilmek suretiyle aldı. Modernliğin tuzağına düşmemiz, zahmetli bir gelişme(!)nin sonucu olarak değil; birilerinin el ...