Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Namaz İnsanı Kılar İsmet Özel

Âdemoğlunun ne türden bir yaratık olduğuna dair bilgi kendi bedenine yapışık değildir. Oysa diğer yaratıkların bedenleri varlıklarını açıklıyor. Yer yüzeyi üzerine kendi hakkındaki bilgiyi edinecek konumda bırakılmış yegâne yaratık âdemoğludur. Odur bilginin nakline/naklini akledebilen. Onun akledebilme özelliği onda “ben insanım” deme eğilimi uyandırıyor. İstediği şeyin “kendini insan sayma” oluşu âdemoğlunu sırattan geçiriyor. Uğradığı sırat sırat-ı müstakim midir? Bunu nereden bilecek? Eğer saymayı biliyorsa âdemoğlu kendini insan sayabilir. Âdemoğlu saymaya bir, iki, üç (veya çok) ilh… diye başlamış ve bu minval üzere saymanın kendini de insan saymaya ulaştıracağı fikrinde sabitleşmişse çoğalttığı sayı kadar yanlışla uğraşacak demektir. Çünkü âdemoğlunun bir’den başlatarak saymaya başlaması mümkün değildir. Doğru saymayı süreç içinde öğrenme çabası kaderinin en kalın çizgisidir. Bir’in bilgisi âdemoğlunun bedenine yapışık değil. Dünyaya gelen insan yavrusu önce bir’le değil; çok’...

Aşkta ve Ölümde Sinema: Amour Enver Gülşen

Hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer Buradaki taş yığınını? Ey insanoğlu Bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız Bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur (Çorak Ülke’den… T.S. Eliot) Ölüm, hayatın öteki yüzü… Hayatla ölüm, bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine bağlı… Ölümle yüzleşme, bir “sınır deneyimi” olarak hayatın anlaşılamayan katmanlarının açılmasına hizmet ediyor. Hayatın anlamlandırılması, yitirdiklerimizle ölümün yitirilmesi arasındaki ilişkinin kavranılmasından geçiyor. Modern insanın ölüme karşı ilgisizliği, Vasili Sigarev’in ölüm üzerine çarpıcı bir deneme olan  Zhit / Living  filminde, yeni evlendiği kocasını bir hiç uğruna kaybeden genç kadının sözlerinde tüm açıklığıyla belirir: “ Cenazeler görürdüm önümden geçip giden. Ama hiç düşünmezdim ölüm üzerine. Tek merak ettiğim kimin ölmüş olduğuydu. Ölümün hayatları nasıl darmadağın ettiğini şimdi gördüm! ” Ölüm, modern düşüncenin, bir ufuk çizgisi haline getirerek hayattan dışa...

Aidiyet Mustafa Kutlu

Güvenlik her canlının en önemli siperidir. İnsanoğlu da bu genel kabulün dışında tutulamaz. İnsan ayrıca medeniyyün bit'tab'dır. Yani yalnız yaşayamaz. (Yalnızlık Allah'a mahsus). Bir aileye, bir kavme, bir cemiyete, bir millete kendini ait hissetmek bu çerçevede doğaldır. Buna dini, dili, coğrafyayı ve vatanı katabiliriz. İş tarihe, hatıralara, müşterek acılara-sevinçlere-hedeflere kadar gider. Bir zorluğun altından dayanışma ile kalkmanın süruru nerede var. Dolayısıyla bizde "birey" değil "cemaat" önemlidir. Fert ancak cemaat içinde "şahsiyet" olarak temayüz eder. Bunun formülü şudur: Fert cemaata hükmetmeye kalkışmayacak; cemaat da ferdi ezmeyecek. Herhalde demokrasi budur. İnsan eğer iyilikler, güzellikler, kahramanlıklar, cömertlik, faydalı eserler bırakmış, fakir fukarayı gözetmiş bir cedde mensup ise elbette hem onunla övünür, hem ondan güç alır. Dini ve devleti Hak yolunda yürümüşse, bu dine ve bu devlete ait olmanın sevincin...

Din ilahidir, eğilip bükülemez! Gökhan Özcan

Bu devre özgü yeni 'dindarlaşma' biçimleri var malumunuz. Dini kendi bütünlüğü içinde kabul etmeye pek yanaşmayan ama hayatını büsbütün 'dinsiz' de bırakmak istemeyen kimselerin yoğurduğu yeni inanç tasarımları bunlar... Özünde teslimiyet taşımayan, daha ziyade dini kendi kabul edebilecekleri kalıplar içine sığdırmaya, orada şekillendirmeye çalışan birtakım algılama biçimleri... Modernliğin insanda, hayatta, yeryüzünde yaptığı ağır tahribatların birer acıklı tablo olarak gözle görülür hale geldiği bir zamanda, yine o modernliğin içinde tıkanıp kalmış kişiliklerin, tosladıkları maddiyat duvarlarının sertliğinden (gayrı ihtiyari) kaçmaya tevessül etmeleri anlaşılmaz bir şey değil... Yine bu kişiliklerin aynı saiklerle evlerinin arka bahçelerinde bilir bilmez birer maneviyat bahçesi dizayn etme telaşına düşmeleri de beklenebilir. Bütün bu temayüller tekil örnekler olarak tezahür ettiklerinde çok da önemli görülmeyebilirler. Ancak bu sarsak dindarlaşma biçimleri ortalı...

Çağrısız çağ'dan 'kusursuz cinâyet'e ve ebu'l-vakt'e… Yusuf Kaplan

Üzerinde/n yürüyeceğim ve izini süreceğim ümmîleşme / arınma yolculuğunun temel kalkış noktasını yazının başında belirginleştireyim. Hakikat yolculuğunun anahtarı, sünnet-i seniyye'de gizli: İki âyette sarahatle belirtildiği üzere Efendimiz'in (sav) yaptığı ve insanlığa sunduğu hakikat yolculuğunun 'hakikate tanıklık etme', 'müjdeleme' ve 'hatırlatma' süreçlerini her dâim canlı tutan, insanı zamanlar ve mekânlar ötesi yolculuğun ufuklarıyla buluşturan biliş / ilim, oluş / irfan ve 'varoluş' / hikmet menzillerinde yani. SÜNNET-İ SENİYYE: İNSANLIĞIN YOL/CULUK HARİTASI Acizâne söylediğim şey şu: Sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın çağ körleşmesi sorununu idrak edebilmesinin, temel varoluşsal sorunları anlayabilmesinin, anlamlandırabilmesinin ve hâl yoluna koyabilmesinin yol haritasıdır sünnet-i seniyye. Bu yazıda, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz'in (sav), âlemlere rahmet olarak gönderilmesinin zarûrî neticesi, hikm...

Aydınlanma ve müziğin modernleşmesi ya da 'Kartezyen' müzik... ve Bach Yalçın Çetinkaya

Müziğin bir modernleşme süreci geçirdiğini ve bu dönem içerisinde; çok tekrar edilen bir söyleyişle insan ruhunun, duygu ve düşüncelerinin ifâdesi olmaktan çıkarak, 'Batı aydınlanmasının tanımladığı bilim'in sınırlarına indirgendiğini epeydir düşünüyorum. Müziğin modernleşmesinin önemli ve Aydınlanma ile başlayan bir süreç olduğu konusunun da en azından her zaman için tartışmaya açık bir konu olduğunu söylemeliyim. Galileo, Batı Aydınlanması'nın en önemli referans şahsiyetlerinden biridir ve 'Doğanın kitabı matematiksel bir dille yazılmıştır (…). O halde ölçülebileni ölç, ölçülemeyeni ise ölçülebilir hâle getir' diyerek, insanlık için adeta yeni bir tarz önerir. Onyedinci yüzyılın bu önemli bilim adamı, aslında Aydınlanma'nın da üzerinde temellendiği Kartezyen düşünce biçimini bir başka şekilde ifade etmektedir bence. Kartezyen düşünceye göre 'Bilimsel gerçeklik, tek gerçekliktir. Gerçek olan ise ölçülebilir ve nicel olandır. Bunun dışında gerçek yoktu...

Devrimler, artık demokratik değil, dromokratik! Yusuf Kaplan

Müslüman toplumların en temel sorunu, hızla ve hazla sekülerleşiyor olmaları. Örneğin, son çeyrek asırdan bu yana, Türkiye'de, hızla ve hazla sekülerleşen kesimler, büyük ölçüde İslâmî kesimler. İslâmî kesimlerin hızla ve hazla sekülerleşmeleri, piyasa'ya ve siyasa'ya hâkim olma, yani güç ve iktidar sahibi olma güdüsünü hayatlarının yegâne hedefi hâline getirmelerinin bir sonucu. Çeyrek asırdan bu yana bu sürecin içine sürükleniyoruz; son on yıldan bu yana ise bu sürecin içinde debelenip duruyoruz. SINAVI KAYBETTİK! Türkiye, son çeyrek asırda hızla ve hazla tüketim toplumuna dönüştü. Türkiye'nin İslâmî kesimleri, piyasa ve siyasa'nın ayartıcı nimetlerine kavuştu. 28 Şubat süreci, İslâmî kesimleri ters köşeye yatırdı: Dünün en radikal İslâmcıları, bugünün en liberal 'haydut'ları! Dünün hızlı siyasa ve piyasa düşmanı İslâmcıları, bugünün en hızlı piyasa ve siyasa düşkünü kişileri: Dünün siyasa ve piyasa putları üzerinden güç devşirme kaygısı güde...