Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Geleceğe Aşk Mektupları İsmet Özel

İşkence altında alınmayan aşk  Sevgili Sevgili Aşk içinde aşk için seslenişin en uygun biçimini bulduğum kanısındayım. Merhamet belki çok yüce bir şey ve muhtemel ki merhamet aşktan üstündür. Tapınmak.. onun yüceliğine diyecek yok. Belki tapınmadaki kesinlik ve keskinliğe aşk hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Bütün diğer işlerle uğraşan bütün diğer insanlar gibi tapınanlar ve merhamet duyanlar da seslendikleri zaman mutlaka hissettikleri bir farkı dile getirmiş olurlar. Aşktaki sesleniş ise farksızlığı ve bir tür özdeşliği vurgulamalı her şeyden çok. Aşkın seslenişi sevgisi olandan sevgisi olanadır ancak. Çoğu kimsenin sandığı gibi seven taraftan sevilen tarafa doğru bir akış değildir. Sen benim sevgilimsen bunu mümkün kılan sadece benim senin sevgilin oluşumdan başkaca birşey olmasa gerek. Bu yüzden sana seslenirken hep bir yankıya kulak verir gibi sayarım kendimi. Neyi nasıl demişsem senin de bunu bana böyle söylemediğini düşündüğüm an sana ne bunu söyleyebiliri...

D. Mehmet Doğan İle Sözlükler Ve Dil Üzerine

Sözlük milletin varoluş kimliklerinden birisidir. Türkiye’nin yaşadığı travma çağında en çok kelimelerini yitirdi. Bir yandan yeni zamanın içinde varoluş mücadelesi verirken, diğer yandan kelimelerini bulmaya çalıştı. Sözlüklerin sivil bir muhalif duruş ve mücadele ile Türkiye gündemine getiren D. Mehmet Doğan’dır. Gerek yazmış olduğu sözlük gerekse yazdığı makale ve kitaplarla tartışılmasını sağlamıştır. Bu kanaldan oluşan hareketlilik ile Türkçe sözlük mirasının zenginleşmesini sağlamış ve büyük mesafeler alınmıştır. Sözlükler dosyası vesilesiyle kendisinin sözlük serüvenini, dil- ideoloji- sözlük ilişkisini, Türkçe’nin sözlük mücadelesini konuştuk.  Rüstem BUDAK Dilin sözlüklere olan ihtiyacının temelleri nelerdir? Bu vesileyle ulus devlet dönemlerinde kimlik inşasında tevdi edilen bir role uygun düşen bir durum ile mi karşı karşıyayız? D. M.Doğan: Sözlüğe olan ihtiyacın, “ulus devlet” öncesinde de hissedilen çok kadim ve köklü bir temel ihtiyaç olduğu şüphe götürmez. Birçok di...

Huzur Evi Mustafa Kutlu

Eğer sevdiklerin yanında değil, sağlığın da yerinde değilse ihtiyarlık bir çileye dönüşür. İnsan yaşlanınca çocuk gibi olur; güçsüz, güvensiz, yardıma muhtaç ve nazlı. Büyük ailenin varlığını sürdürdüğü yıllarda yaşlılar evlatlarının, torunlarının, sevdiklerinin yanında son günlerini geçirir, çok iyi muamele görür, saygıda kusur edilmez ve onlar da huzur içinde son nefeslerini verirdi. Türkiye'de hâlâ nüfusun yüzde otuzu köylü, yüzde otuzu da şehre gelmiş köylüdür. Bu sebeple 'büyük aile'nin tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Gelenek bir şekilde sürmektedir. Aile küçülse de yaşlanan ana-babaya bir şekilde bakılır. Onları 'huzur evleri'ne terketmek vefasızlık, insafsızlık, sevgisizlik olarak değerlendirilir. Ancak şehirlerde çalışan anne, çalışan baba işe gidince yaşlılar evde yalnız kalır. Bazıları torun bakar, zordur ama böylece hâlâ işe yaradıklarını gösterirler. Ana-baba için de bir güven kaynağıdır bu. Ama yine de her iki tarafın içi rahat değil...

Nerede çocuksu ruhun 'ses'i, nerede? yusuf kaplan

Nerede çocuksu ruhun 'ses'i, nerede? Mozart'ın, hayatı boyunca hep 'çocuk' kaldığı söylenir: Bir biyograf'ının aktardığı ayrıntı ilginçtir: Mozart, çok erken yaşta ergen olmuştur ama hayatı boyunca hep çocuk kalmıştır. Çocuksu ruhunu koruyabildiği için, ruhun labirentlerinde, en derin bölmelerinde gezintiye çıkabilmiş, oradan devşirdiği meyveleri insanlığa sunabilmiştir. Mozart'ın hayatı boyunca çocuk kalmasının nedeni, 'ses'le kurduğu olağanüstü ilişkide gizlidir. Çocuksu ruh ile ses arasındaki ilişki, üzerinde kafa yormaya değer harikulâde bir ilişkidir. * * * Ses, ilâhî olan'la beşerî olan arasındaki 'titreşim teli'dir. İlâhî olan'la beşerî olan arasındaki medcezir, ses'le gerçekleşir. İki tür ses'ten sözedebiliriz: Dış ses, yani fizîkî ses; bir de fiziğin ötesine uzanan, fizikî ses'in de kaynağını oluşturan fizikötesi iç ses. Ses bahsini, dâhî bir müzisyenden kalkarak konu edinmem, elbette ki, tesadüfî ...

Dostluk üzerine...İbrahim Tenekeci

Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım: 'Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.' 'Dostlukta kıdem esastır' nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimiz'in bu mübarek sözünü onlarla paylaştım: Ahmet Murat, İbrahim Paşalı ve Tarık Tufan. İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen'in o güzel ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: 'Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.' 'Önce refik, sonra tarik' denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: 'İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.' Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir...

Böyle konuşmamıştık İbrahim Tenekeci

Fedakârlık, bütün güzel şeylerin temelidir. Fedakârlık ile ahmaklık bir tutulmaya başlanmışsa, o güzel hatır dahil, birçok şey yıkılır, bir daha da onarılamaz. Bir de mesuliyet bahsi var. Biliyoruz ki, mesuliyet duygusu olmayanın hem mahcubiyet, hem de mensubiyet duygusu olmaz. Çünkü mesuliyet, 'imana dayanan bir duygudur.' Mesuliyet hissiyle yaptığınız her fedakârlık, maalesef, sizi daha üzgün bir insan haline getiriyor. Nihayetinde, kararları, Berat Demirci'nin o eşsiz ifadesiyle söylersek; 'sıkışınca özgürlükçü, acıkınca toplumcu, zenginleşince serbest piyasacı, kendini gizlemesi gerekince millici' olanlar veriyor. Çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünken, 'şu saatten sonra ancak bir dilsizin sözüne itimat edebilirim' diye not ettiğimi hatırlıyorum. Fakat insanız ve itimat hususu, ihtiyaç listemizin en başında duruyor. Öte yandan, gayesi yarına kalmak değil de bugün bir şey almak olanlardan anlayış bekliyorsunuz. Sizi bir tenhaya çekiyor ve 'suya...

Gönül-dağı Akif Emre

'Gönül' kelimesine sahip başka bir lisan var mı acaba yeryüzünde? Sadece 'gönül' kelimesine ve onun çağrışımlarına sahip olmak bu dili sevmek için yeter... Gönül üstüne söylenen şiirler bile bu dilin, ait olduğu kültürün zenginliğini, gönül kadar genişliğini göstermeye yeter... 'Gönül çalabın tahtı / Çalap gönüle bahtı' diyen Yunus'taki gönül tasavvuru karşısında kimin gönlü titremez? Yahut Fuzuli'nin çöl serinliğinde titreyen gönül sesinden ürpermeyecek bir kalp var mıdır? Gönlümüz daraldıkça, gönülden ayrı kaldıkça dünyamız kararıyor. İnsanlığımızın üstüne gölgeler düşüyor. Gönlün anlamından uzak kaldıkça, gönle yabancılaştıkça, daha bir katılaşıyoruz. Katılaşıyor, daralıyor, bencilleşiyor, yani dünyevileşiyoruz... Gönlün kararması önce benliğimizin, sonra dünyamızın ve evrenin gittikçe artan kesafette kararmasıdır. Ama gönül yine de hep iyiye, güzele, doğruya, erdeme dair bir mana iklimini çağrıştırır, güzelliğin vadisine çağırır. Gönül gi...