Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aydınlanma ve müziğin modernleşmesi ya da 'Kartezyen' müzik... ve Bach Yalçın Çetinkaya

Müziğin bir modernleşme süreci geçirdiğini ve bu dönem içerisinde; çok tekrar edilen bir söyleyişle insan ruhunun, duygu ve düşüncelerinin ifâdesi olmaktan çıkarak, 'Batı aydınlanmasının tanımladığı bilim'in sınırlarına indirgendiğini epeydir düşünüyorum. Müziğin modernleşmesinin önemli ve Aydınlanma ile başlayan bir süreç olduğu konusunun da en azından her zaman için tartışmaya açık bir konu olduğunu söylemeliyim. Galileo, Batı Aydınlanması'nın en önemli referans şahsiyetlerinden biridir ve 'Doğanın kitabı matematiksel bir dille yazılmıştır (…). O halde ölçülebileni ölç, ölçülemeyeni ise ölçülebilir hâle getir' diyerek, insanlık için adeta yeni bir tarz önerir. Onyedinci yüzyılın bu önemli bilim adamı, aslında Aydınlanma'nın da üzerinde temellendiği Kartezyen düşünce biçimini bir başka şekilde ifade etmektedir bence. Kartezyen düşünceye göre 'Bilimsel gerçeklik, tek gerçekliktir. Gerçek olan ise ölçülebilir ve nicel olandır. Bunun dışında gerçek yoktu...

Devrimler, artık demokratik değil, dromokratik! Yusuf Kaplan

Müslüman toplumların en temel sorunu, hızla ve hazla sekülerleşiyor olmaları. Örneğin, son çeyrek asırdan bu yana, Türkiye'de, hızla ve hazla sekülerleşen kesimler, büyük ölçüde İslâmî kesimler. İslâmî kesimlerin hızla ve hazla sekülerleşmeleri, piyasa'ya ve siyasa'ya hâkim olma, yani güç ve iktidar sahibi olma güdüsünü hayatlarının yegâne hedefi hâline getirmelerinin bir sonucu. Çeyrek asırdan bu yana bu sürecin içine sürükleniyoruz; son on yıldan bu yana ise bu sürecin içinde debelenip duruyoruz. SINAVI KAYBETTİK! Türkiye, son çeyrek asırda hızla ve hazla tüketim toplumuna dönüştü. Türkiye'nin İslâmî kesimleri, piyasa ve siyasa'nın ayartıcı nimetlerine kavuştu. 28 Şubat süreci, İslâmî kesimleri ters köşeye yatırdı: Dünün en radikal İslâmcıları, bugünün en liberal 'haydut'ları! Dünün hızlı siyasa ve piyasa düşmanı İslâmcıları, bugünün en hızlı piyasa ve siyasa düşkünü kişileri: Dünün siyasa ve piyasa putları üzerinden güç devşirme kaygısı güde...

Turgut Uyar

Sonnet Yalnızlık için Çekemezsin bir yere sineden başka. Biliyorum günler hep böyle geçecek. Ne akşamleyin komşu, ne bir akraba, Ne bir dost, oturup karşılıklı içecek… Yalnızlık sade şurada burada değil, Düşüncede, hatırada ve dilekte. Hangi taşı kaldırsan, nerde “of’” çeksen, Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte… Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar. Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor. Bir elbise ki, alabildiğine dar… Nedir bir türlü sırrını anlamadık, Kimdir bizimle böyle şaka ediyor, Hangi cebini karıştırsan yalnızlık… Kimbilir I. Böyle, bu sazlı bahçe neresi? Nasıl da içiyorum, ölürcesine. Sahnede bir bezgin kadın, Bir gariplik vermiş sesine. O niçin şarkı söylüyor şimdi, Ben neye ağlıyorum? II. Elbet hep böyle geçmeyecek ömrüm, biliyorum Bu çeşit yaşamak, zor. Kimbilir Tanrım, kimbilir Hangi güzel yerde beni, Hangi ölesiye sevda bekliyor?

Büyük Kavrulmuş Turgut Uyar

  Büyük, kavrulmuş soy kırlar gelir aklıma hep, hep tükenince insan dayanıklığım Ağır bakır kalkanlarımızla, demir kargılarımızla döğüşüp döğüşüp geri çekilince Yorgun kollarımın en genç bir yerlerinde bir kan şeritleri akmaya ince ince Başlar yeni sulara kadar, hızla zamana, körlüğe kötülüğe kutsal tutsaklığım Nedir senden başka kurtardığımız bu dengesiz savaştan, bu yağmadan nedir Senden gayrı, ey, bir içimi genç ormanları yüzyıllığa bürüten diri su, senden Eskimeden, küçülmeden; mutluluktan, özgürlükten, kuşakları birbirine düğümleyen Bir kadını, bir sesi, bir suçu, bir şeyi en çok o şey yapan güç yalnız sendedir Seni arayan sular, seni kışlar, seni adamlar, seni sonunda bozulmuş ordularım Sanki ay dökülür diri balıklara, sanki gümüş şeyleri güneşler, güneşler ışıtır Yorgun kuşamlarımla, kanlarımla, gelirim, uzanır senin sabahlı gecene yatarım Bu donattığım savaş gemileri sana, dokuttuğum bu vurucu ipekliler seni anlatır Bu senin içindir, sabah ormanların...

Yol ne/resi, yolculuk nereye düşer? Yusuf Kaplan

'Ne'yim ben ve nerede'yim, neden buradayım, buraya nereden geldim ve nereye gidiyorum?' diye sormalı insan kendi kendine. Her zaman ve her yerde. Ne ki, çağımızın insanı bu soruları soramayacak kadar yersiz ve yurtsuz: Yer'inden ve hakikatinden uzak çünkü: Kendi'nden. EMANET VE YOL ALMAK İnsan, yol almak için yaratılmıştır: İnsanın emaneti yerine getirebilmesi, şairin derin bir idrakle dile getirdiği gibi, 'yola çıkmaya hüküm giymesiyle' mümkün. İnsanın 'yolda' olması, yol almasının garantisidir çünkü. O yüzdendir ki, insanın yaratılış programı, hayat ile ölüm arasında sürekli bir yolculuk vaat eder insana. Doğumundan ölümüne kadar yol alabilecek ölçülerle 'donatılmıştır' insanın varoluş haritası. Ama insan, bu vaadi yerine getiremez çoklukla. İnsan, bu vaadi idrak edemediği, kendinde gizlenen ölçüleri göremediği için, kendine gelemez, kendini de, Rabbini de bilemez. Ve yönünü de yitirir, yön fikrini de. Buysa, insanın kendi...

Zaman'sız mekâna kapatılmak ve yol almak! : Yusuf Kaplan

Zaman'sız mekâna kapatılmak ve yol almak!  Kendimizle yüzleşemediğimiz ve hesaplaşamadığımız sürece, bu dünyaya bir şey söyleyemeyiz. Kendimizle yüzleşebilmenin ve hesaplaşabilmenin yolu, çağla yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan geçer. Çağ bir ağa dönüştüğü, bütün insanlığı ağlarına ve bağlarına kapattığı için çağı tanımadan, çağrımızı da tanıyamayız. İnsanlık tarihinde ilk kez yaşanan, benim insanlığın semantik intiharına (=hayatın ve hakikatin anlamını, insanın ise 'kendi'ni ve 'dil'ini yitirmesine) yol açtığını söylediğim ve çağ körleşmesi olarak tarif ettiğim böylesine büyük, küresel bir varoluş kriziyle, 'evsizleşme', 'yersiz-yurtsuzlaşma', 'yer'inden ve hakikat'inden edilme veya uzaklaştırılma sorunuyla karşı karşıya insanlık. Tarihte ilk defa. O yüzden çağı tanıyamadığımız sürece çağrımızı çağın idrak biçimleriyle ve zihin kalıplarıyla çağa yamamaktan da, çağrımızın çağını kurmasını sürgit ertelemekten de kurtulamayız, diyorum....

Mahallesiz şehirler Akif Emre

Modern şehirler kurmak adına çarpık şehirleşmelere kurban ettik kaç nesli. Geleneksel insan ve çevre anlayışına uygun mekanların yerine tabiata, insana, değer yargılarımıza başkaldıran, bizi bize yabancılaştıran şehirler kurduk. İnsana, tabiata ve yaratıcıya yabancılaşmış şehirlerde, öykünülen Batı tipi modern hayat alanları kurulamadığı gibi yüzlerce yılın imbiğinden geçmiş taş ve ahşabın, estetik ve değerin, birey ve toplumun ilişkisini şekillendiren şehirlerimiz, mahallemiz, sokağımız da elden gitti… Tarihe, sokağa, ferde, komşuluğa yabancılaştık. Ne sağlamlığı tesis eden, ne estetiği somutlaştıran, ne insanı önceleyen, ne de trafik sorununu çözen şehirleşmemiz tam bir kaos ortamı oluşturdu. Bu şehir ilişkisinden ne birey çıkar ne cemaat… Yer sarsılsa altında kalacağımız bu çürük ve her anlamda mesnetsiz, temelsiz, referansız şehirlerden ancak onları yıkarak kurtulabileceğimizi anladık; yahut yıktıkça güzelleşecek bir çirkinlik modernleşmesi ürettik.. Bu şehirlerden ilk kaça...